Eğitimde bugün bulunduğumuz nokta kimseyi mutlu etmemektedir.

 

Neden başaramadık? Ya da başarıyı yakaladığımız dönemleri neden devam ettiremedik?

 

Bu soruların cevabını bulabilmek ve bugünkü eğitim sistemini daha iyi anlayabilmek için, ülkemizde uygulanan eğitim sisteminin geçirdiği evrimi bilmek gerekir. Konuyu incelemeye Tanzimat Dönemi’nden başlayacağım.

 

Bugünkü eğitim sistemiyle ilgili ilk yenilikler, Tanzimat Dönemi’nde başlamıştır. Bu dönemde yapılan reformlar ana hatları ile şöyledir: II. Mahmut’un ilköğretimi zorunlu kılmasının ardından en büyük reformu askeri okulları kurmak oldu. Bu okullarda deneyim kazanmış ve olgunlaşmış kişileri subay yaptı. Bu subaylar, orduya yeni katılan erleri yeteneklerine göre sınıflandırarak, onları okuttu ve eğitti. Bu erler, aldıkları bu çağdaş eğitimle Türk ordu geleneğinin öncüleri oldular. II. Mahmut, dönemin pedagoglarının bile anlayamadığı ve alay ettiği Lancaster Sistemi’ni, ilerici ve çağdaş bir eğitim modeli olarak uygulamaya koydu. Bu sistemin, din ve ulus ayrımı gözetmemesi, subaylar tarafından hızlıca benimsenmesini sağladı. Kısacası 1830’larda Amerika, Fransa, İngiltere ve İskandinav ülkelerinde genel eğitimin temelini oluşturan okul modeli Türkiye’de özellikle subaylar tarafından kurulmuş, hatta eğitimle ilgili ilk raporlar bu dönemde subaylar tarafından hazırlanmıştır.

 

Orduda başarı ile uygulanan ve daha sonra kurulan Harp Okulları’nın temelini oluşturan bu çağdaşlaşma adımları, ne yazık ki ilköğretim kademelerinde atılamadı. İlköğretimde gerek ekonomik yetersizlikler, gerek yetişmiş öğretim elemanı eksikliği ve feodal yapı, gerekli yeniliklerin önünde ciddi bir engel oluşturmuştur.

 

Meşrutiyet Dönemi’nde de eğitimde bazı reformlar yapılmak istenmiş fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu çok cepheli savaşlar, ekonomik sıkıntılar ve basiretsiz yönetimler sonucu, ilköğretim dini cemaatlerin kontrolüne geçmiştir. Bu dönemin aydınları her ne kadar batıda uygulanan eğitim sistemlerinin Türkiye’de uygulanması gerektiğini savunsalar da, devlet yönetimi bu konuda gerekli ekonomik beklentileri karşılamamış ve bu söylemler karşılığını bulamamıştır. İlköğretimde dinsel ağırlıklı bir eğitim modeli varken, yükseköğretimde laik bir öğretim modelinin olması ve bu aradaki boşluğun doldurulamaması, yapılan reform çalışmalarının sonuç vermemesine neden olmuştur. Öğretmen yetiştiren kurumların nitelikli öğretmen adaylarını bulamaması ve yetiştirilen öğretmenlerin de maaşlarının ödenememesi gibi nedenlerle başka memurluklara geçmeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sorununu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne devretmesine neden olur.

 

O dönemde tüm bu zorluklara karşılık Satı Bey ve Ethem Nejat gibi eğitimciler, öğretmen okulu öğrencilerine yepyeni bir idealizm aşılamaya çalışıyorlardı. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş döneminde görev almış, ülkenin bu değerli evlatları, ilköğretim davasının çözülmesini sağlamış ve Köy Enstitülerine giden yolu açmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine baktığımızda okullaşma oranı çok düşüktür. Meşrutiyet döneminde merkezi yönetim, köylülerin kendi okullarını kendileri yapması konusunda yaptırımlar uygulamaya başlamış olsa da, savaşlardan harap ve fakir düşmüş halk bu isteklere yanıt verememiş ve çok az sayıda okul yapılmıştır. Bu okullara da öğretmen bulunamamıştır. Bu döneme ait okullaşma ve okur-yazarlık oranı çeşitli kaynaklarda yaklaşık ifadelerle verilmektedir. Bazı kaynaklarda okur-yazarlık oranı %8, bazılarında ise %30 gibi rakamlarla ifade edilmektedir. Ancak bütün kaynaklardaki ortak bilgi: ilköğretim çağındaki çocukların yarısının okula gittiği, bu okullardan mezun olanların ise ancak yarısının orta öğretime devam ettiği şeklindedir.

 

Bu dönemde halk eğitimsiz, fakir ve dinsel cemaatlere teslim edilmiş durumdaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, hilafetin kaldırılması, öğretimin Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetiminde birleştirilmesi ve cumhuriyetin ilanı; Meşrutiyet’in eğitim konusunda karşı karşıya kaldığı çıkmazların çoğunu ortadan kaldırdı.

 

Cumhuriyetin kurulması, ardından Öğretim Birliği Yasasının çıkarılması ve Latin harflerinin kabulü ile M. Kemal Atatürk’ün önderliğinde okuma-yazma seferberliği ilan edildi. Harf devrimi ile Türkçe’nin dil yapısına daha uygun ve öğrenilmesi nispeten daha kolay bir alfabeye geçilmiş oldu. Yani aslında “halk bir gecede cahil bırakılmamış”, aksine toplumun eğitim seviyesinin arttırılmasının önü açılmıştı. Bu dönemde kurulan Millet Mektepleri, harf reformunun amacına ulaşması açısından önemli katkı sağladı. Ancak Millet Mektepleri, köylüye yeterince ulaşamadı. Genç Cumhuriyet, kalkınmanın köylüden başlayacağını bildiği için köylünün eğitimine çok önem veriyordu. Halk Evleri işte böyle bir ortamda kuruldu. Halk Evleri’nin kurulmasıyla halka günlük yaşamında gereksinim duyduğu ve kişilerin yatkın olduğu meslekler öğretilmeye başlandı. Kentlerde oldukça başarı kazanan Halk Evleri, kırsal kesimde çeşitli nedenlerden dolayı istediği başarıya ulaşamadı. Dönemin bazı aydınları Halk Evleri’ni Komünizm propagandası yapıyor şeklinde yaftaladı. Cumhuriyet’in ilk on yılında eğitim ve öğretiminin gelişmesi için birçok deneme yapıldı. Okur-yazarlık oranı hızla arttırıldı. Yeni okullar kuruldu. En çok ihtiyaç duyulan şey ise öğretmenlerdi. Ankara’da Gazi Öğretmen Okulu açıldı. Yurt dışından getirilen uzmanlar, eğitimin gelişmesi ve yaygınlaşması için raporlar hazırladı. Bu konu ile cumhuriyetin kurucusu M. Kemal Atatürk bizzat ilgileniyor ve her fırsatta bu konudaki fikirlerini açıklıyordu. M. Kemal Atatürk, bir konuşmasında ‘’en büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır’’ diyordu. Eğitimin Milli olmasını istiyordu. Eğitimin tüm yurt genelinde iyi temeller üzerine oturmasını ve ülkenin eğitimli bireyler yetiştirmesini çok önemsiyordu.

 

Eğitimin aslı amacı, her bakımdan gelişmiş bir toplum yaratmaktır. Bu amaç ilk defa Köy Enstitüleri’nin kurulması ile yakalandı.

 

Bir sonraki yazıda Köy Enstitüleri gerçeğini sizlere aktaracağım.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here