İstanbul, tepelerinden bakıldığında hayran olunacak o eski İstanbul mudur?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, istifasını sunarak,  İstanbullulara veda etmiş. 3 dönem boyunca yönettiği İstanbullulara veda ederken de, hakkını herkese helal ettiğini söylemiş… O İstanbul’dur ki yönettiği, “hayatım” tanımlamasını takıp önüne göreve başlayan biri için, görev yaptığı süre boyunca daha bir beton yığını halini almış, yapılan meydan düzenlemeleri unutulan yeşillikleri ancak göze sokulan beton görüntüleri ile nam salmıştır. Sıfır alt yapı, gram damla yere düşünce sel felaketi yaşayan ilçeleri, yap-boz usulü yakın çevre iş adamı zengin eden yol yapımları, 3. Köprü’süne rağmen çözüm bulunamayan trafiği ile İstanbul’un durumu içler acısıdır. Hele bir de Büyükşehir Belediyesi’nce ilkin verilip sonra iptal edilen inşaat ruhsatları neticesinde evsiz kalan, mağdur edilen ancak daha vahimi görmezden de gelinen binlerce insanıyla 21.yüzyılda adeta bir utanç tablosudur.

Tek bir Marmaray vardır dişe dokunan… Ancak yağmur yağmaya görsün, “hava koşulları ne olursa olsun kesintisiz ulaşım sağlayacak” denilmiş olmasına rağmen, o da İstanbullunun kaderini aynen paylaşarak, suların altında adeta bir nehir yatağı halini alır. Artık nasıl bir mühendislik kafası ile inşa edildiyse, deva olacak denilen çare, virüse en başta yakalanır! Üstelik bu metro, açık açık seçim vaadi yapılmıştır Beykoz gibi ilçelerde… Sadece bir vaad olduğu ise ilçe Belediye başkanı tarafından çok normal bir şeymiş gibi açıkça ifade de edilmiştir

Ancak yol kenarlarındaki peyzaj düzenlemelerine, park ve bahçelerine ekilen çiçekleri görenler, İstanbul ve İstanbullu sefahat içinde sanır. Oysa tam bir Lale Devri’dir İstanbul ve Lale Devri çocuklarıyız biz…

Topbaş, hakkını herkese helal ederek istifa etmiş görevinden. Ettirildi besbelli… Bilsin ki, ben bir İstanbullu olarak kendisine hakkımı helal etmiyorum. Dakikalarca trafikte beklerken, otobüslerde tıklım tıkış, popo popoya yol alıyorken, bir parka ulaşıp yürüyebilmek için illaki bir vasıtaya binmem gerekirken, o en çok sevdiğim yağmur yağdığında bile sevinemiyorken, bizzat belediyenin onay verdiği bir inşaat ruhsatına güvenemiyorken, yeşilim azalıyor ama AVM’ler mantar gibi çoğalıyorken hep düşer onun yüzü aklıma; o gittikten sonra da düşmeye devam edecek.

Deprem ha oldu ha olacak diye beklerken ancak sığınılacak toplanma alanlarının AVM’lere çevrildiğini düşünürken de hatırlarım sık sık adını. Mavi gözlü İstanbul’un silüetinin göğe yükseltildiğini ve yükseltildikçe de rüzgârın da onunla birlikte yön değiştirdiğini, şehrin ikliminin değişmekte olduğunu bilmek de gözümün önüne Kadir Bey’in mavi gözlerini getirir hep… Üsküdar’da meydan düzenlemesi yapacağım diyerek, denizi doldurmak için çakılan kazıklar dolayısıyla neredeyse 500 yıllık duvarında çatlaklar beliren Şemsi Paşa Külliyesi de anıyordur bence kendisini.

Denizi doldurdular doldurdular; aklın sıra balık avlama ve yürüyüş parkuru yaptılar, gelgelelim avlanmak için arabasıyla gelen sorumsuz vatandaş yolu trafiğe tıkıyor, ulaşımı aksatıyor; hiç oralı olmadılar. O yoldan geçen biri olarak ben öyle anlarda yine anarım onu. Köprüler, lüks konutlar, rezidanslar ya da havalimanı için ağaçlar yok edildikçe, bu ağaçların, ağaçların dibindeki toprağın ve tepesinde uzayan göğün asıl sahibi olan mağdur yaban hayvanları da yâd ediyordur adını bence ben gibi…

Hakkımı helâl etmiyorum ne ona, ne de bu şehri yönetmek ile sorumlu olanlara… Gerçi, bu “hak hellâlliği” konusunu samimiyet ile kafaya taktıklarını da düşünmüyorum ya yönetenlerin, neyse! Laf ola beri gele işte!

Kısacası: gitmek öyle kolay değildir milyonlarca insanın hayatını etkileyen bir koltuktan. Sandalyeler çekilse de altından, beden gitse de başka yerlere; bitmez alınan sorumluğun yükü ahirete değin. Öyle “ben helal ettim hakkımı” diyerek gitmek ile olmuyor yani sokunca ellerini taşın altına.

İstanbul’un son 10 yılın merak edenler, uydudan çekilmiş fotoğrafları takip edebilirler. Buradaki fotoğraflara bakıldığında, bu kentin nasıl çoraklaştırıldığı yani betonlaştırıldığı çok açık bir şekilde görülebilir.  Ne uğruna peki bu yeşili tarumar ediş? Daha önce de dediğim gibi: rezidanslar, alışveriş merkezleri ve lüks konutlar uğruna. Yani tamah uğruna… Rant uğruna… İnsanoğlundaki bu sahip olma isteği, doğayı bu ciddiye almayış, takmayış sadece İstanbul’u değil, dünyayı mahvediyor…

Ünlü şairin şu ünlü dizelerini bilmeyenimiz yok:

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer
Nice revnaklı şehirler görünür dünyada
Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Bozulan tarihi dokusuyla, betonların ırzına geçtiği yeşiliyle, tepelerinden değil ama uydudan bakınca bu mavi şehre, içindeki zavallı insanlar ile birlikte can çekiştiğini görmemek mümkün değil şimdi. Tanrı’nın bahşettiği doğal güzelliğiyle kadrini bilemedik be Kadir abi İstanbul’un! Hiçbirimiz bilemedik; ne yazık ki.

Hülâsa yazının özeti: İstanbul eski İstanbul değildir artık, New York’la, Tokyo ile ve neredeyse Dubai ile sidik yarışında olan yapmacık bir şehirdir… Yeşiline veda ettik; sıra mavisinde. Zira inşa edilen marinalar ile de yavaş yavaş mavisine bulaştırdık kirli ellerimizi… Şairin söylediğinin aksine, İstanbul’da yaşadıkça ölüyoruz asıl.

Son demlerinde demlenin İstanbul’un ruh güzelliğiyle… Yakında hiçbir şey kalmayacak çünkü.

Bu arada… İstanbul demişken… Aklıma takılan bir konu var: Anlamış değilim… 2. Köprü kasımın ortasına kadar tadilatta kalacak ve biz İstanbullular trafikte iyice çileden çıkacağız ya; yönetici arkadaşlar, okulların açılmasını özellikle mi beklediniz?

Yeşil kalınız efendim!

 

 

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here