İnsanları sınırlandıran gerçekler değil, gerçek olduğuna inandıklarıdır, der bir söz.

Bazen gerçekten güzeldir inanmak; güç verir insana. Ayakların yere daha sağlam basar aynı inanca sahip insanlar ile bir arada olunca…Ancak önünü açsa da inanç, tehlikelidir eğer inandıkların kopuksa gerçeklikten. Kanıyor olmanın verdiği o hafiflik, o iç rahatlığı gerçeğin duvarına çarpana kadar hissedilir; gelgelelim bundan sonrası ise yere çakılmaktır. Er ya da geç ama illâki.

Geçtiğimiz günlerde “imar barışı” konulu “mitingini” izlemek üzere Beykoz’a gelen Çevre ve Şehircilik Bakan Özhaseki’yi dinlemek üzere meydana gittim. Daha alana girerken gördüğüm, alana doldurulmuş ve sayısının yüzü bulduğuna kuşku duymadığım temizlik işçileri oldu. “Günün bu saatinde işiniz yok mu, işiniz temizlik mi, bayrak sallamak mı sizin?” diyerek çektiğim ah’lar bir yana,  dinlemek üzere bakanın gelişine odaklandım.

Bakan Bey’in sahneye çıkma konusunda uzatmaları oynayacağı anlaşılınca, yapacak en iyi şey, alanı gözlemek oldu benim için. İşte o an gördüm onu: Elinde AKP bayrakları coşkusunu ritmik hareketler ile göstermekte olan bir kadın, alanda bulunan Atatürk heykeli önüne geldi, bir eliyle selam çaktı ve ellerini açarak Fatiha okumaya başladı. Duanın sonrasında iki elini yüzünde buruşturarak, aminini çekti derinden. Hayır, hayır akli dengesi yerindeydi; bunu alandakiler ile sohbetinden çıkarmak zor değildi.

İster istemez düşündüm o an… İnandığı ve bayrağını gurur ile sallamakta olduğu siyasi partinin az önce heykeli önünde dua ettiği Atatürk ilke ve ilkelerinden uzaklığının, hatta Atatürk’ün savaş koşullarında dahi inşa etmekten imtina etmediği milli egemenliğin simgesi parlamenter sisteme olan düşmanlığının idrakinde miydi bu ablamız?

Şehitlerin kanlarıyla sulanmış bu toprakların ülkenin doğusunda, batısında, güneyinde ve hatta Karadeniz’inde yabancılara –ki özellikle Ortadoğulu kimliğine ait olanlara- tek tek satıldığının farkında mıydı peki?  1924 yılının o olağanüstü zor koşullarında yabancılara köylerde toprak satışı yasaklanmış ve Lozan’da dahi sınırlandırılmışken, bayrağını gurur ile sallamakta olduğu partisinin toprak satışının yapılabilmesi için yabancı ülkeler karşısında uygulanmakta olan karşılıklılık” ilkesini kaldırdığının ama dünyanın birçok medeni ülkesinde yabancılara topak ve özellikle de tarım arazisi satışı yapılmasının yasak olduğunu biliyor muydu bu ablamız?

Bu sevgili ablamız, partisinin adını sayıklayıp durduğu Abdülhamit’in şu sözü hakkında bilgi sahibi miydi peki:

“Bir kɑrış dɑhi olsɑ vɑtɑn toprɑğını sɑtmɑm, zirɑ bu vɑtɑn bɑnɑ değil milletime ɑittir. Milletim de bu toprɑklɑrı ɑncɑk ɑldığı fiyɑtɑ verir. Çünkü bu toprɑklɑr kɑnlɑ ɑlınmıştır, kɑnlɑ verilir!”

Bir kaynağa göre,  ülkemizde“2003 yılından sonra yapılan satışlar, Cumhuriyet tarihinden 2003 yılına kadar yapılan satıştan 10 kat daha fazladır”.

Yabancılara satılan fabrikaları, yapılan özelleştirmeleri saymıyorum bile. Ki, bunlar Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı karmaşasında ve sancılı o yeniden doğum sürecinde kurduğu ilk sanayileşme hareketine, ne kadar zıt uygulamalardır.

Bu ablamız, elinde bayrağını gurur ile taşımakta olduğu partisinin eğitimde çığır açan ve önünde selam çaktığı Ata’sının tam tersine, kızlar ile erkekleri – medeniyet sahnesinde geri kalmış ülkelere özenircesine- ayrıştırmak istediğinin farkında mıydı?

Bayrağını gururla salladığı o partinin sanat alanında çalışmalar yapmış, bu amaçla yurt dışına gençler göndermiş Ata’sının tam tersine olarak, sanatın içine tükürdüğünü, kadın oyuncuları sahne kenarına çektiğini, Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Harem dairesi ve Efes için dahi özelleştirilme kararı aldığının bilincinde miydi?

“İstikbal göklerdedir” diyen uzak görüşlü Ata’sının tabii ki sadece uçaklara değil, uzaya, uzay teknolojisine, uzay sanayine işaret ettiğini ancak bayrağını gurur ile sallamakta olduğu partisinin seçim vaadi olarak içinde kitap bulunmasından mütevellit “elit” bir yer olarak nitelendirmekten çekinmediği ve adına “millet kıraathaneleri” dediği yerlerde kek, simit ve daha da ileri giderek “tatar böreği” ikram edilebileceğini gururla duyurmuş olmasının nasıl utanç verici bir geri gidiş olduğunun farkında mıydı?

Bence değil. Farkında değil, bilincinde, idrakinde de değil.

Çünkü şayet olmuş olsaydı, 2 şeyden birini yapardı bu ablamız:

Ya Ata’ya selam vermez ve dua okumazdı ve parti bayrağını gurur ile taşımaya devam ederdi

ya da

elindeki bayrağı bir kenara bırakır ve Ata’sının huzuruna çıplak bir ruh ile çıkardı.

Kısacası, benim o gün anladığım şu oldu:

AKP’nin elinde gerçekten niyeti saf olan oldukça büyük bir seçmen kitlesi var. AKP bu insanlara “eğitimsiz, cahil” diyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe biz o kesimden oy alamıyoruz diyor açık açık; bunu bazı partilinin beyanatında gördük. (O yüzden gittikçe düşürülüyor ya eğitim kalitemiz).

Ama ben olsa olsa, bu insanların çoğu gerçekten saf ve eğitilseler, harika olacak ülkemiz için diyorum.

Benim oyum, eğitim seviyesi yükselmiş bir ülkeyi hedefleyenlere olacak. Aydınlıktan, kültürden, okumuş insandan korkmayanlara, tam tersine daha çok bilgi diyenlere; keki, simidi değil, dijitalleşmeyi, sanayileşmeyi, kültürde sıçramalar yapmayı ve her alanda üretmeyi hedefleyenlere olacak…

Huzur dolu, sakin bir seçim geçirmiş olmak temennisiyle…

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here