Diye bir film anımsadım. İnsanoğlu hep paranın peşinde.

Beykoz ormanlarından altın çıksaydı, çevreciler nasıl bir tepki gösterirdi?

Altın değil ama bol bol çimento fışkırıyor. Özel orman şemsiyesi altında çimento fışkırıyor. Kaçak-Göçek çimento fışkırıyor. Tarım alanları kapama arazi oluyor.

Maden sahaları rezerv bittikten sonra ağaçlandırılıyor ama villalar havuzlarıyla, marketleriyle, fitnes salonlarıyla, restoranlarıyla, okullarıyla ağaçlar yerine kök salıyorlar. Buna karşın buralarda oturanlardan da madene karşı olanlar yok mudur?

Hayat çelişkilerle dolu…

Bir arkadaşımın sözü gülmece gibi geldi. “Her yerden de altın çıkarılmaz ki! “

İşte bu patates değil ki ekip altın gümüş alasın. Patates soğan bile uygun toprak iklim ister. Milyonlarca yılda oluşmuş beynelmilel bir teröristten söz ediyoruz. Ormanları, hayvanları yakıp kavuran o hain teröristlerden değil tabii. Genetik olarak. Öbürünün içinde barındırdığı sütü bozuk. Değerli Taşlar ise adı üstünde ‘saf’ kalabiliyor.

Terörist muamelesi gören altının ve bilumum madenlerin ruhu olsa, milyonlarca yıl bekledikten sonra dünyaya gözünü açtıktan sonra toprak ananın karnına geri kaçardı vallahi.

Şimdi, kuvars kristalinin köşeli şeffaf yüzeylerine bakar gibi bakalım. Altının altını oyalım.

Gönül isterdi ki medyada çevre bilimci (ama) uzmanlar, maden mühendisleri, jeologlar, orman mühendisleri konuşturulsun. Kulaktan kulağa oynanmasın.

Neden sonra bir kanalda çevreci bir vakfın temsilcisi ve bir maden vakfının profesör temsilcisini dinleme fırsatı buldum. Maden uzmanı bilgi kirliliğinden yakınarak söze başladı. Haklı. Bilgi kirliliğinin nedeni, uzmanların ve yetkili kurumların temsilcilerinin ifadelerinin aktarılmamasından kaynaklanıyor olabilir mi? Kesilen ağaç sayısı, siyanür kullanımı, doğa tahribatı, alanın kaç yılda rehabilite edileceği, işletmenin konumu, işletme ruhsatının kimlere ve ne koşullarda ya da kolaylıklarla verilip verilmediği, dünyada altın üretiminin nasıl gerçekleştiği, hazineye ne kadar girdisi olacağı vs. vs.

Su kaynaklarına zararlı etkisinin olmadığını belirten Hoca’ya söylenen “siz nereden bileceksiniz “ sözü keyfim yerinde olsa bol bol gülmemi sağlardı.

Ve yine, Alp dağlarında siyanürle gidip altın çıkarabilirler mi, neden bizde çıkarıyorlar? “ tepkisine hocanın bilime dayalı özgüvenli yanıtı netti. Bu da güldürürdü: “Alp dağlarında altın yok ta onun için “

İklim değişiklikleri, yer altı ve üstü sularının geleceği,  bitki örtüsü, doğal hayvan yaşamı ve populasyonu ve birçok kaygıdan ötürü çevreyi korumak zorunda olduğumuzun küçük bir çocuk bile idrakindedir. Profesör bilmiyor mu acaba? Tam tersi. Çok net anlaşılır yanıtlar verdi.

Bilimi örselemenin sonu iyi değildir. Kaç yüz yıllık acı tecrübemiz var değil mi?

Sermayenin, maddi kazanç sağlamak üzere doğada yaptığı faaliyetler izlenmek, kontrol edilmek zorundadır.

Bunlar devlet organları, çevre bilimci uzmanlar, tarım ve orman uzmanları başta olmak üzere sağlanacaktır.

Ama batı fonlarıyla beslenen, hareket eden toplulukların bilimsel veri ve dayanağı olmadan yaptıkları eylemlere itibar etmem. Kuşku ile bakarım. Hatta önlükleriyle kalabalıklar içinde “bir dakikanızı alabilir miyim” diye atlayan yabancı çevre örgütü gönüllüsü üniversiteli gençlere “neden yabancıların eylemlerinde çalışıyorsunuz? Türkiye’nin karakaşı kara gözü için mi uğraşıyorlar? “ soruma gülümseyip gidiyorlar.

Bir yanda Kütahya’da 70 yıldır faaliyet gösteren Eti Maden Gümüş İşletmesinin varlığını biliyoruz. Burada da Siyanür kullanımı var. Olumsuz bir rapor elde edilmemiş.

Altının maddi boyutuna bakarsak, yalnızca işletmenin hazineye ve ormana ödediği teminat ve vergi olarak bakmak eksik olur.

İthal ve ihraç edilen altının değeri, işlendikten sonra piyasadaki katma değeri, istihdam durumu da değerlendirilmelidir. Patatesin bile varsa?

Açıkçası gençlik yıllarımda çevreci protestoları haklı görerek madenci babamla yaptığım tartışmalarda bunu üretim ve çevre sağlığı arasında balans ayarı gibi görmek gerektiğini düşünürdüm. Aldığım yanıt, “ama bu maden düşmanlığı altında yapılamaz. O zaman dağ başında yaşayalım, taş devrini sürelim. Madensiz hiç bir şey üretilemez “ olmuştu.

Kömür ocaklarındaki önlenebilir facialardan sonra, kömür ocakları kapatılsın kara propagandası çevrecilerin eylemlerine şüphe ile bakmamı sağladı. Kaza oldu kömür ocaklarını kapat, içeri sızdılar askeri okulları kapat, tarım alanlarını küçült, hayvancılığı azalt. Nerede o bolluk? Nüfus 80 milyon. Enerjide dışa bağımlısın. Olsun. Kömür de çıkmayıversin öyle mi?  Bütün dünya 2030 yılına kadar kömür enerjisinden faydalanmak zorunda olduklarını kabul ediyor ama. Keza ülkemiz krom üretiminde dünyanın üst sıralarında iken gerilere düşülmüş. Maden arama, rezerv geliştirme, kaynak ayırma yetersiz. Ez cümle madencilik gerilemiş.

Geride bıraktığımız Belediye seçimlerinde ilk incelediğim konu MTA’nın Beykoz maden haritası olmuştu. Kireç taşında ekonomik değer olmadığı için boğazın iki yakasında bulunan kil rezervini bir ‘ana plan’ olarak değerlendirebilir miyiz düşüncesi ile.

Yurt dışına ihraç edilebilir mi? İstihdam yaratılabilir mi?  Boğaz trafiğini yormadan Karadeniz’e çıkıştan gemi ile nakliyesi olabilir mi?

Bunları araştırırken akademik yazılardan bazıları da ilgimi çekmişti.

Kil Rezervinin tükendiği ve terk edildiği sahalarda artık toprak ve bitki örtüsünün ne şekilde rehabilite edileceği ortaya konmuş. Kil çıkarılmasa ne olacak diyen baba yiğit varsa, seramik sanayi olmazdı.

Memleketin her köşesi Kaz Dağları kadar kıymetli. Binlerce zeytin ağacı kesilerek yazlıklar oteller yapılıyor. Örnek: Ege sahilleri, Mudanya, Gemlik.

Lüks Siteler, viyadükler, bağlantı yolları, kaçak yapılar. Örnek: Beykoz ormanları, Tabiat Parkı.

Sonuç itibarı ile, bilimi baş ucuma klavuz almayı, kargayı klavuz almaya yeğlerim.

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here