Nisan ayını, önemli ayların içinde görürüm. İlk Cumhuriyet Meclisinin kuruluşu ile kutsallaşır yüreğimde. Ve arkadan; Anadolu’nun aydınlanmasını başlatan; Köy Enstitülerinin, 17 Nisan 1940 yılında kurulmasıdır, Nisan’ı taçlandıran nedenlerin başında.

Aşkı tarif içinde, Türk ve dünya şair ve düşünürlerinden bir cümle ve beyit istense, en başa Veysel’in “Güzelliğin on para etmez/Bendeki bu aşk olmazsa” yazılırdı bence. Sadece, güzele aşık olunur düşüncesinden değil de, yürekten gelen kor ateşinin etkisini anlatırken “büyük üstat” Mecnun’u da işaret ediyor.

Vefanın da sembolüdür Veysel. Sazıma dizelerinde; “ Sen petek misali Veysel’de arı / İnleşir beraber yapardık balı/ Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / Ben babamı sen ustanı unutma”…

İşte Veysel, insanlığa, vefayı; sazına seslenirken, ciltlerle yazılacak; kitapların anlatacağı duyguyu birkaç satırlara nasıl bir ustalıkla sığdırabilmiş, bizim yapacağımız iş değil diye düşünüyorum.

Veysel, İslamiyeti ve geleneğini de iyi bilirdi ki, peygamberler öldüğü yere gömülür geleneğinden etkilenir, kanımca “Beni doğduğum yer olan Ayıpınarı mevkiinde ki yere gömün” der. Veysel’in doğumu sıradışı bir doğumdur. Anası Gülizar Hanım, koyunları otlak yerinde sağmaya giderken, Veysel’i Ayıpınar mevkiinde bir çalının arkasına gizlenir ve doğurur, göbeğini de “iki taşın arasına alıp kestim” der. O, doğum öyküsü Büyük Ozan’ı etkiler ki vasiyet eder. 21 Mart 1973 yılında sevenleri tarafından “Sadık yâri kara toprağa” teslim edilir. Şimdi Anadolu’nun ve tüm dünyanın her yerinde; Nazım, Pir Sultan ve Hayyam gibi sevenlerinin gönüllerinde yaşıyor….

Neden Aşık Veysel ile Köy Enstitüleri?

Veysel, Adapazarı Arifiye, Eskişehir Çifteler, Ankara Hasanoğlan, Kastamonu Gölköy, Yıldızeli Pamukpınar, Samsun Ladik, Köy Enstitülerinde öğrencilere saz öğretmenliği yapar. Ayrıca; Çanakkale Savaştepe, Erzurum Pulur, Malatya Akçadağ, Kırklareli Kepirtepe, Adana Düziçi Köy Enstitülerinde de değişik zaman dilimlerinde konserler vermiş, öğretmen ve öğrencilerle iletişim içinde olmuştur. Veysel, Köy Enstitülerindeki; öğrencilerle ilişkileri hatıra defteri tarzında günlük tutturur. Öğrencilerin Veysel için yazdıkları yazılar çok duygulu ve hayranlık içeren başlıklarla; “Ustam Aşık Babama” “Büyük Üstat” “Muhteşem ve çok kıymetli üstat Aşık Veysel’e”… uzayıp giden, sarı yapraklı yüz, yüz elli sayfalık özgü yazıları.

Bunların içinden; Çifteler Köy Enstitüsünden 5-F sınıfı 311 nolu öğrenci Mehmet Özçelik, üç sayfalık yazdığı yazının sonuna, üç kıtalık şiirini ekler. Bir kıtasını alıyorum, o şiirden;

“Talihsiz başında kara yazınla,

Gönüller coşturan hoş avazınla,

Derdinin ortağı oyma sazınla,

Körükle Veysel’im körükle yansın”

Çifteler Köy Enstitüsünden “Ustam Aşık Babama; seni babam kadar hatta daha fazla sevdiğimden ve babamla bir yaşıt olduğunuzdan size baba demek hiç zor gelmiyor. Üstadım ne mutlu bana, çünkü 20.asrın meşhur adamı sensin, yanık gönlünü yanık tellere arkadaş ederek şaheserler yaratıyorsun… Bende saz çalma temelini siz attınız” Talebeniz Naci Ön.

Görülüyor ki; Veysel, Köy Enstitülerinde fahri öğretmen değil, asil Müzik ve Saz öğretmenidir.

Veysel, Köy Enstitülerinde öğrencilere saz dersi verirken, kendisi de enstitünün; o çağdaş, bilimsel düşünceleri ile Sivrialan’a döndüğünde, farklı bir Veysel’dir. Her şeyi değişir. Veysel’in bilgi dağarcığı doludur artık. Şiirlerini kadercilik, yakınma yerine, yol gösterici, aydınlık, sorgulayıcı, düşündürücü dizelerle donatmıştır. Türk Dante’si, Shakespeare’ıdır Veysel. Radyoların, televizyonların en çok özlenen, izlenen sanatkarıdır Türk halkının gönlünde ve de bizim kuşağın türküsüdür Veysel.

O, da artık PİR SULTAN gibi koskocaman VEYSEL’dir ozanlar diyarının SİVAS’ında.

Köy Enstitüleri ile Veysel, 1941 yılından, 1950 yılları arasında, 12 Köy Enstitüsünde mesai yapan kişidir. Ara vermeden enstitüler ile iç içedir. Veysel, Ziraat, Halk Evlerinin, Atatürk ve ilkelerini, eğitimin önemini ve köylülerin sıkıntılarını buralarda öğrenir, şiirlerine taşır. Veysel, toprağı ve toprağın temel değerlerini, Köy Enstitülerinde öğrenir. “Benim sadık yârim kara topraktır” şiiri Köy Enstitülerinin ürünüdür. Büyük usta nankör değildir. Toprak için; “Eğer gözlerim görseydi toprağı göremezdim. Üzerine basar geçerdim. Şimdi toprağı çok iyi görüyorum. Yaşıyorum hissediyorum” der. Enstitü içinse, şiirle anlatır “ Enstitü ir kovana misaldir/Her türlü çiçekten alır bal yapar/Yurdumuz içinde doğru bir yoldur / Memlekete kanat yapar kol yapar” …

1935 yılında, Atatürk’ün önderliğinde, Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsünde temeli atılan “Eğitmenler Yetiştiren” okul, (Köy okullarına) 1940 yılında tam teşkilatla; Köy Enstitüleri olarak kurulur ki, köy çocuklarından alınan öğrenciler, köylere, köylüyü de eğitecek nitelikte donanımlı öğretmenler yetiştiren okullardır. Tüm Türkiye de 21 tane açılır on yıl içinde bu okullardan. Bu okullardan; 14 yılda 1398 bayan, 15934 erkek öğretmen, 1248 kişi de sağlık memuru olarak mezun olup, Türkiye’nin “makus talihini” değiştiren kişilerdir eğitim ve sağlık adına.

20.yüzyılın harikasıdır bu okullar. Öğretmene köye giderken, 150 kitap zimmetlenir. Tarla tarımı, bağ bahçe yetiştiriciliği, arıcılık, tavukçuluk, büyük ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği, demircilik, marangozluk, duvar ustalığı, bir köylünün yapması gereken tüm bilgilerle donatılmıştır Köy Enstitülerinden mezun olan öğretmenler ve sağlık memurları. Susuz köylüye su, yolu olmayan köylüye “İMECE” usulü ile yol, devlete yük olmadan da köy okullarının yapımı. Bu okullardan mezun olan; 1248 “Gezici Sağlık Memurları”; Harp yılları yokluk yıllarıdır. Anadolu’nun; sivrisinek, karasinek, bitle başı derttedir. Sıtma, Trahom, Şarkçıbanı, Verem, fakir köylünün yakasını bırakmaz. Şimdi yere bırakılmayan “Badem Gözlü Osmanlı” bu topraklarda ne okul, ne hastane, ne de doktor yetiştiren okullar açmıştır. Sağlık muska, kocakarı ilaçları ve türbelere, eğitim ise molla yetiştiren medreselere teslimdir. Osmanlı döneminde 600 yıl uyutulan Anadolu’da ki köylüye, bu enstitülerden çıkan kişiler “KALK BORUSUNU” çalarak ayağa kaldırmıştır. Köylü özgürdür, çalışkandır. Çalışmayı, hayatı, eğitimi sevmiştir. Cumhuriyet’in mayası tutmuştur.

Ne var ki; uyanan, çalışan, kalkınan köylüyü, Türkiye’yi gören, dış güçler, tarikatlar, şeyhler, ağalar ve sağ siyasileri telaşlandı. 1954 yılında bu okullar kapandı. İmam Hatipler alternatif olarak açıldı.

Köy Enstitülü her öğrenci öğretmen, “Ziraat Marşı”nı ezbere bilirdi;

“Sürer eker biçeriz güvenip ötesine

Milletin her kazancı milletin kesesine

Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine

Toprakla savaş için ziraat cephesine

Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz

Biz yurdun öz sahibi efendisi köylüyüz

Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliğe

Yıkıyor engelleri, ulus egemenliği

Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği

Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği”

Bunu söyleyen köylüye de, öğretmene de KOMÜNİST damgasını vurdular din ile siyaset yapan o günün ve günümüz siyasileri.

Yukarıdaki heyecanı, övüncü, güveni, çalışma azmini, o bilgiye sağlıklı yaşama yeni kavuşan insanların elinden aldılar. Bu günün Japonya’sı olacak Türkiye’yi; bugünün Afganistan’ı, Pakistan’ı, Irak’ı, Mısır’ı ve Cezayir’i yaptılar. Daha da acısı; üreten Türkiye’yi, soğanı, patatesi, eti, mercimeği ithal eden ülke yaptılar.

 

 

 

 

 

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here