Bir varmış, bir yokmuş… Develer tellal iken, pireler berber iken… Çoook uzak bir ülkede, güzel mi güzel Pamuk Prenses’in…”

Ne bileyim aklıma düşüverdi işte! Cumhurumuzun başkanı geçtiğimiz günlerde 22′inci muhtarlar toplantısında bir konuşma yapmış ve: ‘Tayyip Erdoğan gitsin demek, bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın’ demektir, demiş…

Haberi okuyunca aklıma sihirli aynasına bakıp ona sorular soran o güzeller güzeli Pamuk Prenses’in kraliçe annesi geliverdi işte… Hani şu kırmızı elma, yedi cüceler hikâyesi! Aslında siyaset dünyası ile masallar diyarı arasında çok ince bir çizgi var!

Tabii, sonsuza dek masallar diyarında kalınamıyor –en azından bazılarımız için!- Masallar diyarından çıkınca, kafamda şu söz zonklayıverdi: “BENİM NAÇİZ VÜCUDUM ELBET BİR GÜN TOPRAK OLACAKTIR. FAKAT TÜRKİYE CUMMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAKTIR.” Kimin sözü bu; hepimiz biliyoruz… Diyeyim yine de: Ulu Önder!

E aklın yolu bir! Eminim sizin beyniniz de zonklamıştır aynı söz ile aynı ben gibi. Dedim ki içimden: Hey gidi, hey! Yokluk içinde büyük bir kurtuluş mücadelesi vermiş, dört bir yanından açgözlü düşmanlar ile çevrilmiş bir millete yeni kurduğu hassas Cumhuriyeti emanet edecek kadar güvenen bir Atatürk bir yanda, … …. …. …

Sorulması gerekmez mi insana: Velev ki dediğiniz doğru olsun… Peki, bir devletin bekasını tek kişiye bağlamak iyi yöneticilik midir? Hayırlı bir şey midir? Yoksa şer midir?

Almanların anonim bir söz vardır… Dilimi sıkıştırıyor şu an: “Ich bin alles, was war, was ist und was jemals sein wird. Niemals wird ein Mann erkennen, was hinter meinem Scleier liegt.” Yani, der ki: ben her şeyim, geçmişte olanım, şu ânım ve de gelecekte olacak olan benim. Peçemin altında saklananı ise kimse hiçbir zaman bilemez.”

He, masala dönersek… Ben mi? Pamuk Prenses’in yedi cücesinden biriyim bu masalda… İsmim mi? Cumhuriyet… Laiklik ile az sonra buluşup kahve içeceğiz! Ya sen?

Genele Bak, Yereli Al!

Atmış olduğu bir tweet dolayısıyla koltuğundan bir türlü ayrılmak istemeyen Angaralı Belediye Başkanı Melih Gökçek’in talimatıyla Beykoz Belediye Başkan yardımcılığı görevinden alınan Muharrem Kaşıtoğlu’nun daha koltuğu soğumamışken, cennet ülkemiz Cumhurbaşkanı’nın bazı belediye başkanlarının istifasını istediği haberleriyle çalkalandı. Ve nihayetinde şimdi istifa edecek olan isim Gökçek’in kendisi… Diyorum ki, Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, çok sevgili Cumhurbaşkanı’na Gökçek’in talimatıyla bir adamını koltuğundan atmış olmasını nasıl savunacak? En büyük savunması Beykoz seçmenine olmalı tabii Çelikbilek’in. Ne yani, “Siz seçtiniz ama bana vızzzz” mı diyecek?

Antiparantez, Gökçek’i hiç sevmesem de “seçilmiş” biri olarak bir iradenin emriyle koltuğundan istifaya zorlanmasını tasvip etmek, mümkün değil.

Dip not… Dip Not… Dip Not…

Şu dünyanın kendi içinde garip bir adalet anlayışı var. Bu hassas düzen bazen geç işler, bazen ise tez mi tez. Ama illâki işliyor galiba! Mesela, birinin ekmeğine engel olanın kendi ekmeğini mundar edenler muhakkak çıkıyor. Küçük balığı yiyen o büyük balığı kendisinden daha büyük bir balık mutlaka yiyor yani… Bir ara birileri de sözünü aldığım bir etkinlikte sunuculuk yapmama engel olmuş ve nihayetinde bana, “kusura bakmayın Arzu Hanım” cevabıyla, “emir büyük yerden” misali bir telefon gelmişti…

E ne demiş atalarımız; devran döner sap döner, gün gelir hesap döner… Başkasının helal lokmasında gözü olan, gün gelir kendi helâl lokmasını da yutamaz olur.

En büyük Makyevelist bunlar!

Siyasi tarih literatürüne “amaca ulaşmak için her araç mubahtır” teziyle giren ve bu yüzden şahsen hiç hoşlanmadığım Niccolo Machiavelli ( Makyavel)’in Türkiye’deki en iyi takipçileri kanımca AKP’liler… Tarih bunu ispatlıyor; hiç şüphem yok.

Erdoğan’ın yıllardır ısrarla, ‘Seçimle gelen seçimle gider’ diyerek ortamları inlettiği bir Türkiye’de, seçilmiş belediye başkanlarını koltuklarından devirivermesi üzerine “nerde kaldı bu söz?” eleştirileri yükselmeye başladı tabii haklı olarak. Bunun üzerine ise AKP’li Hayati Yazıcı havan dövücünün hınk deyicisi misali: “ ‘Seçimle gelen seçimle gider’in istisnası olabilir” açıklamasında bulundu… Ve şöyle devam etti: “ Bu ilkeyi benimsemeye devam ediyoruz. Ama her şeyin olduğu gibi, bunun da istisnası olabilir. Bu uygulamayı, bu ilkenin istisnası olarak görüyoruz.”

Ne diyelim! Hoca verir talkımı, kendi yutar salkımı… Ya da sen hocanın dediğini yap, yaptığını yapma… Ya da amaaan, vur patlasın, çal oynasın!

Ya da bir arkadaşın deyimiyle, (kulağı çınlasın!) “nerede benim hunim?”

Sözler vesaire vesaire…

Hani siyaset arenası, vaadler, sözler, nutuklar vesaire derken, yukarıdaki durumu “cuk oturdu” dercesine doğrulayan şu sözü doğrusu pek sevdim:

“Umutlarımıza göre vaadeder, endişelerimize göre sözlerimizi tutarız.”

La Rochefaucauld amcamız söylemiş! Heh, işte aynen ondan amcacım!

Bu kadar şimdilik! Müzik ile, tiyatro ile, şiir ile ama en başta sağlıcak ile kalınız efendim!

 

 

 

 

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here