Ben daha olmadım arkadaş!

Sen ne zaman oldun?

Ne oldun?

Ben sana diyeyim; Sen hiçbir nane olmamışsın!

Bir afra, bir tafra… Her şeyin en iyisini bildiğini zannetmeler… Okumadan, gözlemlemeden, araştırmadan, özen göstermeden, sağlamasını yapmadan yalan yanlış hareket etmeler…

Bir işin ustası olmak için önce o işin adabını öğrenmek lazım. Bir de ahlaklı olmak lazım! İşin her ne ise…

İşi de geçelim, hayattaki duruşumuz bu prensiplere bağlı ise işimize de yansır her şeyimize de…

Adap ve ahlak temel prensip değil ise senin keyfin yerinde de vay başkalarının haline…

Çünkü hadsiz, fütursuz biriyle karşı karşıyayızdır. Her şey mubahtır diyen zatı – muhteremle başımız dertte demektir. Çünkü ağzımızla kuş tutsak, anlatamayız. Anlamayacağından değil, içindeki aşağılık kompleksinden.

Bak, nasıl bir imaj çiziyorsun, dinle:

Bile, bile kara çalmaya bayılır cinstendir bu tipler. Tipine yandığımının… Sonra da saf, masum rolüne bürünür. Sahneye çıkarsan beş para etmez de bir bakarsın hayattaki çoklu rolü ödüllük… Kıvırır, kıvırabildiği kadar.

Biz ne yapabiliriz bu durumda? Bir karış açılan ağzımızı sımsıkı kaparız ya da hazır açılmışken o ağız, “Dilin kemiği yoktur” sözünü söyleyen atalarımızı yâd ederiz, minnetle…

Bilmem kaç yıldır bir işi yapıyor olmak o işi layığıyla yaptığın anlamına gelmez. Layığıyla yapmak nedir, peki? Öncelikli olanı söyledik; Adap ve ahlak. Sonrasında bilgi, disiplin, saygı ki genel çerçeve içinde tek, tek vurgu gerektirir, hassasiyet ister saygı. Bir kere kendine saygın olacak, mesleğine, bu mesleğin içinde üstlendiğin görevine… Sonra karşındakine, karşındakinin işine, durumuna, kariyerine, dünya görüşüne… Ve hitap ettiğin kitleye…

Herkesi aptal yerine koyandır aptal olan. Çünkü gerçeği ifşa etmese de dudaklar, gözler gördüklerini unutmazlar.

Her şey tecrübe ile elde edilmez diyelim; Hani insanın biraz da içinde olur. Bu temel prensipleri onca tecrübeye rağmen elde edememiş senin gibileri ne yapacağız arkadaş?

Sen ne yaşadın amca?

Sen ne yaşadın be teyzem?

Bunca kötülüğü bünyende nasıl barındırabiliyorsun?

Yapılması imkânsız bir hata yapıyorsan ya kasıtlı yapıyorsundur ya da kasıtlı yapıyorsundur. Beyin hasarı gibi bir semptomun yok ise…

Yazık desek ne olur, olan olmuş ise…

Özür dileyeceğin yerde haklı çıkmak için yaptıkların daha da çamura batırıyor her şeyi…

Bir özür neyi düzeltir peki? Hiçbir şeyi, dedik ya olan olmuştur. Ne tekim, belki insan tarafı varmış gibi bir düşünceye sevk ediverir, bir şans kazanılır iyi niyete dair, karşılıklı. Ne fark eder haksız, haklı…

Zaten problemimiz bu; Haklı ile haksız bir kefede… Hatta haksız olan ağır basıyor terazide, günümüzde… Eski zamanlarda da örneği pek çok gerçi… Eninde sonunda gerçekler çıksa da gün yüzüne…

Balçıkla sıvamaya çalışan ilk sen değilsin ki! Bizim üzerimizde anında kurur, dökülüverir o balçık. Senin yaptığının adı değişmez, alçaklık. Bizim yüzümüz paktır, alnımız açık.

Sen küçük dünyanda, belli bir sınır içinde yaşamaya devam et… Ufukları ruhunla değil, körelttiğin gözlerinle seyret. Kanıksadığın anlayışla, bir adım bile ileriye taşımadan kendini, gerilet. Sonra da de ki:

Ben oldum…

Hı, hı…

Tabii, tabii…

Al sana gerçek: Henüz olmamışsın.

Lakin üzülme, olabilirsin, bu huylarından vazgeçersen, yani, belki, bir gün…

En iyi dileklerimle…

“Ben Oldum” Diyenlere…

Ekim Ayının Temennisi:

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu, mutlu, umutlu ve daim olsun!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here