Bugün sizi benimle bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Yani Filiz Erdoğan’ın yaşam yolculuğuna… Geride kalan yıllara baktığımda kendimi bir iki kelimeyle şöyle ifade edebilirim: Ömrümü sivil topluma adadım ve her zaman perde arkasında çok iyi bir oyuncu olmak için çaba gösteriyorum…

Gelin filmi biraz daha başa saralım. Hayat hikayem, Van’da başladı. Sekiz kardeştik ve ben beş numaraydım. Van’daki tek devlet memuru olan eğitimci bir babanın kızı olarak iki gestapo ağabeyin baskısı altında büyüdüm. Sonrasında kendime hayat arkadaşı olarak bir subay seçtim ve Ankara’ya gelin gittim… Şimdi iki çocuk annesiyim ama hepsinden önemlisi büyük küçük herkesin ‘Filiz Abla’sıyım.

Ömrümü sivil topluma adadım. Aslında böyle olacağı çocuk yaşta belliymiş… Babamla annem Van’da kızlarını okula gönderen nadir ebeveynler arasındaydı. Hatta bazı akrabalarımız babama kızardı bile. Ama babam asla pes etmedi. Her zaman “Herkes okumalı ve ekmeğini kazanmalı” dedi, bundan da hiç taviz vermedi.

Çocukluğumdan bu güne hep “çevremdekiler için ne yapabilirim” diye düşünürüm. Küçükken okuldan dönerken bile zamanımı bile boş geçirmek istemezdim. Elime bir poşet alır, yolda bulduğum odun, kağıt vb. toplar anneme sobada yakması için getirirdim. Laf aramızda sonradan öğrendiğime göre annem ve okula birlikte gittiğim ablam bundan hiç hoşlanmazlarmış…

Annem bir hastayı ziyaret edeceği zaman eli boş gitmek istemezdi, ben hemen atlar “Anne ben hallederim” derdim. Sonra da sokağımızın başındaki Damla Pastanesi’ne gider, sahibine “Bir kilo tatlı verir misiniz ama param yok” derdim ve annemin gideceği yere göndermesini sağlardım. Annem pek şaşırırdı. Ama babam her seferinde parayı ödediği için artık bunu kanıksamıştı… Doğrusunu isterseniz büyük bir hayalim vardı: O pastanenin dört masasından birine oturup kendime bir pasta ısmarlamak… Ama kendim için yapamazdım işte…

Pazar günleri benim için çok özel bir gündü. Çünkü tamamen benimdi. Saat tam 12:00’de televizyonda klasik müzik dinletisi izlerdim. Tüm orkestranın aynı uyumla çalmasını izlemekten inanılmaz keyif alırdım. Annem “Bizim kız kafayı yedi, hareketsiz duruyor ve televizyon izliyor” derdi. Ben ise aldırmadan dinlemeye devam ederdim.

Van’da ilk olarak babamın her ay eksik bir yerini borç yapmadan tamamladığı eve taşındık. Ertesi gün yanımıza babaannem ve dedem ile akli dengesi yerinde olmayan amcam taşındılar. Babam devlet memuruydu ve o zamanlar Kürtçe konuşmak yasaktı. Annemle babam arada sessizce kendi aralarında Kürtçe konuşurlardı ama biz çocuklar bilmezdik. Gelgelelim babaannemler ise tek kelime Türkçe bilmiyorlardı. Onlarla iletişim kurarak yavaş yavaş Kürtçeyi anlamaya ve konuşmaya başladım. Öğle tatillerinde okuldan çıkar, eve gelip onların sobalarını yaktıktan sonra tekrar okula dönerdim. Benimle birlikte eve gelen arkadaşlarım şaşkınlıkla izlerdi. Dedemin elinden tutup onu abdest almaya götürürdüm. İnanın tüm bu anılarımı çok mutlu hatırlıyorum. Babam “Dört atanın hakkı birdir” derdi. 12 yıl özenle baktığımız dedemi 120, babaannemi ise 105 yaşında kaybettik.

Kısacası o yaşlarda nefes aldığımız için ne kadar şanslı olduğumuzu ve başkasını mutlu etmenin insanı ne kadar mutlu edebildiğini keşfetmiştim.

Bizim oralarda kış çok sert geçer. Montum olmadığı için üşüyordum. Bir komşumuz çocuğunun küçülmüş montunu bana verdi. Onu gururla giydiğimi hatırlıyorum. Çünkü o mont tertemizdi ve sadece küçülmüştü. Bir montum olduğu için o kadar mutluydum ki!..

 

Hayatta en sevdiğim şey bisiklete binmekti ama o yıllarda Van’da bir kız çocuğunun bisiklete binmesi pek de hoş karşılanmazdı. Sonunda en uzun eteğimi giyeceğime söz vererek annemi ikna ettim… Ama yine de korku dağları bekliyordu. Ben ağabeylerim gelmeden bisiklete binerken annem de yüreği ağzında pencerede nöbet tutardı. Bazen tekerleğe ya da pedalın zincirine eteğim takılırdı, düşerdim… Ama yine de güzeldi. O anların heyecanını anlatamam. Onca heyecanına ve korkusuna rağmen benim için çok büyük bir mutluluktu bu.

Okul hayatım sonrasında; başkaları için bir şeyler yapmanın farklı ve anlamlı yoluyla yani TEGV ile tanıştım. TEGV ile tanışmamı da sizlerle paylaşmak istiyorum. TEGV Van’da ilk kurulduğunda arkadaşlar “Van’a Paris gelmiş” demişlerdi. Biz de hep birlikte giyindik, süslendik, eğitim parkına gittik. Gerçekten ilk girdiğim anda ben de kendimi filmlerden bildiğim o büyülü şehir Paris’te gibi hissetmiştim. Gençler futbol ve basketbol oynuyordu. Başka şehirlerden göreve gelen aileler yürüyüş yapıyorlardı. İnanın onları izlemek bile bizim için çok farklı bir şeydi.

O dönemde üç ayrı işte çalışıyordum, en büyük hayalim ise İstanbul’a gitmek olmuştu. Neden mi? Çünkü TEGV’in Genel Merkezi İstanbul’daydı ve ben de TEGV’de çalışmak istiyordum. Ancak İstanbul’u sadece filmlerden biliyordum. “Kesinlikle İstanbul’a gitmeliyim” derken, Van’daki TEGV Eğitim Parkı’nda işe başlamak nasip oldu.

“Ne iş yapıyordun?” derseniz. Bilgisayar tamircisiydim. Çünkü bilgisayarı çok seviyordum ve ilgim vardı. Elimde tornavida ‘hard disk’i sökebiliyor, REM’in yerini değiştirebiliyor ve bilgisayara format atabiliyordum. Sonra bir gün “İstanbul’a oryantasyona gideceksin” dediler.

İstanbul’a gitmek… Şaka gibi bir şeydi… Şaka değil, bir rüya, bir mucize… Hayallerim gerçek oluyordu. Bu aynı zamanda ilk kez uçağa binmek demekti. Ama İstanbul’a gitmek demek, en başta annemi ikna etmek demekti de… Gelgelelim ikna etmeyi beceremedim. Ben başaramayınca devreye babam girdi. Sonunda ikna etmeyi becerdi ama yine de terlikle uğurlanmamı engelleyemedi!

Hani film gibi derler ya; benim bu hayattaki yolculuğum gerçekten öyle. Bugün sizlerle çok kısa bir bölümünü paylaştım. Daha sonra yeni yazılarla bu yolculuğumu anlatmaya devam edeceğim.

Yeni yılda umarım hepimiz birbirimizi daha iyi dinleriz. Siz siz olun ister büyük, ister küçük çevrenizdeki herkesi dinleyin olur mu? Ve mutlaka kendinizi de dinleyin. Ne hissediyorsunuz, ne istiyorsunuz? İnanın en büyük keşfiniz bu olacak…

Harika bir yıl geçirmeniz dileğiyle.

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here