Eğer sanatınız yazmak ise eser bir harf ile başlar. Yanına bir daha… Hece olur, sonrası kelime, kelimeler cümle, cümleler paragraf onlar sayfa fasikül cilt ve ortaya bir eser çıkar. İlk başlayan harf ya da kelime büyülüdür. Her dinleyene  farklı öykü anlatır, farklı duygular yaşatır. Kiminde gülümseme, kiminde gözyaşı olur.

Bu, harfin kelimeye dönüşündeki ‘Giz’dir. Her kelime anahtar gibi bir kutuyu açar. İçinde neler varsa onlar ortaya çıkınca olur olanlar. Kimimiz şiir deriz, kimimiz öykü. Kimimize mısra olur, kimimize beyit. Bazen masal olur, bazen çok ciddi uyarı…  ‘Yapma…’  gibi,  ‘Hayır…’  gibi. Ama ‘Evet’ yumuşacıktır. ‘Tabii ki’ pırıltılıdır.

O halde anlatılanda da, anlamak istenilende de sınır yoktur. ‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’ gözlerinizi kapatmaya iter sizi… Ya da sizin kendimle ilgili konuşayım ve gözlerimi kapatmaya iter diyeyim. Evet, gözlerimi kapattığımda sesler hayalimdeki görüntülerle birleşir bir gösteriye dönüşür. Korna seslerinden vasıtaları tanırım bağırışlarından komşu teyzeleri, çığlıklarından komşu kızları, kırılan cam sesinden olacakların öyküsünü yazarım.

Kelebeğin kanat seslerini duyarım da; Sevgi sözcükleri… Onlar, onlar yoklar yok oldular veya maalesef ben duyamaz oldum.

Kitaplarıma çekilirim hemen yanı başımda günlük notlarım durur. Takıldığım beğendiğim şaşırdığım notlar alırım buraya, sonra arar bulur öğrenilenler hanesine katarım. Notlarım… Dostum sırdaşım arkadaşım, eğlencem hüznüm mutluluğum… Rastgele açmak ne hoş olur hayatı planlamadan yaşamak gibi… İşte  Üstat Nazım:
… Ve insanlar, ah, benim insanlarım / yalanla besliyorlar sizi / hâlbuki açsınız / etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız / Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya / göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan…  Diyerek kafanıza güm güm vura vura, gerçek gerçekleri bir kez daha anlatıyorsa ve siz hala Hasan dağı arpalıktır, eğer saban yürürse… Her derede bir değirmen, eğer suyu gelirse… Her köylüden bir tavuk, eğer köylü verirse… Güzel gidiş bu gidiş, eğer sonu gelirse ye takılıp kalmışsanız ben gidip yatayım en iyisi…

Olmadı… Bir sayfa daha açtım

Bu ne bu? Kargacık burgacık yazmışım. Muhtemelen gelen  uykumun arasında dürtüp gözü kapalı girmiş notlarım arasına.  Açık çay içerdi hep… Cemal Süreyya olduğunu bilmesem okuyamazdım… Çok severim onun; ‘Açıkçay içerdi hep  / demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş / öyle derdi…’ Dizelerini…  Ama ben çayı açık sevmem tavşan kanı olmalı… O da Emirganda olmalı…

Şimdi çevir bir sayfa daha… diyeceksin deme kızarım. Çünkü ben sen demeden önce karar verdim bir sayfaya daha yolculuğa… Hem birinci mevkii hem biletsiz var mı daha iyisi? İşte köşedeki sayfada yahut doğrusu sayfanın köşesine… Yine Nazım Hikmet’ten… Onsuz şiir düşünmek mümkün değil ki…

‘Benim kelime hazinem çok geniştir, derdim. Senin bir kelimene yetemedim; git, ne demekti sevgilim ?’

Okudum… Yüz bilmem kaç kez okudum. Anlamadım açıklayamadım, gülemedim ağlayamadım… ‘Git…’ Ne zor bir kelime. Kapat gözlerini anlattıklarını  yüz yıl düşünürsün. Duygu anlatmak böylesi kolay böylesi de anlaşılmaz bir iştir. Özür dilerim ben size anlatmayacağım. ‘Git…’ Çok acıtıyor sadece bunu söylesem?

Hayır, bu sefer sayfalarda işim yok Pencerede bir tıkırtı var… Perdeyi açsam kaybolacak. Dal sesleri sanki…  Camın önünde erik ağacı var. Sizin bildiklerinize pek benzemez bu genetiği bozulmamış, gösterişsiz ama çok lezzetli  bir mürdüm eriği… Derken… Bildiniz değil mi? Aklıma Güven Turan geldi. …

Bir mürdüm eriğinin buğusunu siliyorum…  Bir fırtına açılıyor

Aman Allahım… Al ellerini başının arasına… Çok kelimelere dalma inan boğulursun. Ama nasıl dalmazsın, Bir kelimeye sığmış binlerce kelime çıktı karşına… Pencere önündeki tıkırtı devam ediyor… Bu bir uyarı evet evet, beynim Tuğrul Tanyol’a haksızlık yapma diyor önceki yazılarında da kullanmıştın dizelerini

… Pencerenin dışında ağacın dalı.. İncirinde rüzgar saklı.

En çok kelimeyi, en küçük fikre  sığdırmayı maharet sanıyorsanız… Değildir. Az kelimelerle anlatılan büyük olaylar vardır. Bence şöyle düşünmeli; Sözcüğün  sayısı değil kullanıldığı yer ve anlatılmak istenilenle dostluğu önemli… Dostu olmadığı kavramı nasıl anlatsın?

Anam ve topaç… Ne alakası var diye mi bakarsınız yoksa Rüştü Onur’un

Anam, / Ben topaç çevirirken sokakta, / Benim güzel oğlum, / Paşa olacak derdi…
Hâlbuki ben hâlâ / Topaç çeviriyorum sokakta.

Dizelerini okuyunca alakayı görüp üstüne gözleriniz mi dolar? Evet, Kelebek ömürlü şair… Kelebeğin Ömrü filminin, insanın düşüncelerini kilitleyen, kelimelerini hapseden ve kocaman bir ‘Neden’ dedirten karakterlerinden genç olanı ve genç öleni Rüştü Onur…

Diğer Kelebek çok mu yaşamış? Değil, öldüklerinde ki aralarında iki yıl vardır, doğduklarında da iki yıl vardı. Öyleyse aynı yaşta öldüler

Diyecekler ki arkamdan / Ben öldükten sonra
O, yalnız şiir yazardı / Ve yağmurlu gecelerde / Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek / Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış / İmanı gevremiş parasızlıktan.

Geriye kalan kelimelerinde de ölüm var haliyle Muzaffer Tayyip Uslu’nun. Her yerden her şeyden ayrılmış unutmak istiyor muydu bilemem ama ölüm hep kendini hatırlatmış.

Hüzün getirdi  kelimeler. Belki yaşamın tadını fark edebilmek için zaman zaman hüzün de lazım.

Güler yüzlü kelimelerin getirdiği gülümsemelerin doldurduğu güzel günlerle…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here