Sokaklar elbisesini değiştirmiş.

Tek katlı iki katlı evlerin karşılıklı sıralandığı oyun alanımızın adı baki kalmış. ‘İskender Sokak’.

Gürültü, bağırış, çığırışla kaldırımında oynadığımız eski evin cumbalı gıcırtılı kapısından korku filmlerini aratmayan bir hışımla çıkıveren ihtiyar dedenin sureti donup kalmış belleğimde.

Elinde salladığı kafamıza inmeye hazır tahrip gücü yüksek bastonu ve gözlerini dev gibi gösteren şişe dibi gözlükleriyle, hangisine denk getireyim hırsına uymayan dermansız dizleri, çil yavrusu gibi dağılan sokak zararlısı bizleri yakalatmasına destek vermiyordu.

Paçayı kaptırmamak ta heyecanlı bir oyundu aslında…

Su boyunda oynamamıza ‘anne yasağı’ vardı. Zira ‘gençlik çaylarının’ yapıldığı Doğan Düğün Salonunda sık sık siyasi kavgalar çıkar, polisler eşliğinde giderlerdi. Ertesi hafta yine giderlerdi. Suyun karşı tarafındaki dernek (Töbder) lokalinde ise ara sıra atılan gece bombalarının yerini gökyüzündeki havai fişeklerin gümbürtüsü almış durumda. O zamanlar camcıların işleri yoğundu.  O zamanlar sokakta oynayan çocuklar da yoğundu…

Kavak ağaçlarının resm-i geçit yaptığı Porsuk Çayı’nın iki yakasını bağlayan, kışları karında buzunda kaydığımız bombeli köprülerin altından çok sular geçmiş…

Şimdi düz köprülerin altından turist gezdiren motorlar geçiyor.

Adem Baba’nın kiraladığı sandal sefalarının tanıklığına ne yazık ki pek yetişemedim. Aslında abilerimle ablamın gezen sandalların sağına soluna balkondan salladıkları su dolu torbaların yarattığı paniğe ‘sandal cefası’ demek daha doğru olurdu. O da çocukların balkon konuşması!

Porsuk hafta içinde türlü renklerde akarken, Sümerbank Fabrikasında basmaların o gün ne renkte boyandığını anlayabilirdik.

Sümerbank.

Kendi gitti ucuz apar topar, Sümer adı kaldı bir mahallede yadigar.

Beş borusunun çalmasından kısa süre sonra bisikletleri ile akın edip caddeyi kaplayan demiryolu çalışanlarının görüntüsü çok güzeldi. Şimdi bir otomobil seli.

Neyse ki geçmişte kalmayan tren düdüğü varlığını korumakta. İstanbul’un Boğaz’ın martı çığlığı ve vapur düdüğü ne ise, bu Anadolu şehrindeki tren düdüğü ve camları titreten jetlerin yıldırım sesi de o işte.

Köprünün karşısı Yalaman Adası, halis muhlis bir gençlik adası. Arkası kesilmeyen bir genç seli, sokak çalgıcıları, şarkıcıları, köpeği ile gezenler, sanat atölyeleri, kafeler, renkler renkler…

Şimdi Porsuğun en güzel halini düşleyip gözlerimi kapasam, bayram geceleri ellerinde bayraklarla coşan insanları iki yanına sarmalamış halde üzerinden marşlarla havai fişeklerle geçen fener alayını bir baştan bir başa taşıyan, gelin gibi süslenmiş endamını görürüm.

Sahaf kafeler pek yakışmış bu gelin hanıma. Eski dergiler, kitaplar, plaklar, fotoğraflar, eşyalar. Kimbilir belki de kafamıza baston indirmeye çalışan dedenin yıkılan evinden düşme bir duvar saati? Bir kitap? Bir anı?

Geçmişte aradıklarımız yoksa sahaflarda mı saklı?

Birinden içeriye giriyorum. Kitap okumakta olan bir genç kız “hoş geldiniz” diyor. Aradığım bir kitabı sorup raflardakilere de bakarken bir köşeye ayırılan yığın içinde ‘çocuk kitaplarını alabilirsiniz ‘ yazısı dikkat çekiyor. Birçoğunu  inceleyip ayırıyorum. Ne güzel! İzci oyunları, Dede Korkut Hikayeleri, büyük masal kitabı, Sefiller, Ana, Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre ve birçoklarını çocuk insanlara ulaştırmak üzere seçmeli.

Çocukluğunda Ömer Seyfettin okumayan azdır herhalde. Onun kitapları içinden aldığım ‘Hürriyet Gecesi’ni ilk çocuk olarak evde okuyunca aslında yetişkinler için de ne düşündürücü olduğunu fark ediyorum. Günümüze atıfta bulunurmuşçasına tasvir ettiği tiplemelerin yüz yıl sonraya da ışınlanmış olduğu hissine kapılıyor insan.

Bir liberal ‘büyük adamın’ birbirine küsen ‘husumetçi’ ve ‘muhabbetçi’ yi ikisini de menfaatçi olduklarına hatta bunun insanlık için en mükemmel iş olduğuna kanaat getirtip barıştırma terkibinin adını şime-i menfaat koyuyor. İngiliz ve Amerikalı dostlarına müjde mektubu göndermeye başlıyor. Buradan toplum adına da bir şiar buluyor:

“Vatan ne Türkiye’dir bizlere, ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Saman”

Ömer Seyfettin’e esin kaynağı olan menfaatçiler, şimdi bir gece açtığınız ve Kıbrıs’ı gagalayan bir açık radyo kanalında, bir gazete sütununda, bir fonlanmış vakıfta, bir siyasi oluşumda kitabın içinden üç boyutlu halde çıkıyorlar.

Çocukluğumuzdaki kağıt bebekler gibi.

Biraz da matruşkalar gibi. Biraz da hacı yatmaz gibi.

Gelecek te mi sahaflarda saklı yoksa?

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here