Sırtımızda taşıdığımız yaşamın gittikçe ağırlaşan yükünü hafifletebilmek, ilaveten bu yükü değerli kılabilmek adına kendimizi kültürel olarak beslemeliyiz.

Çağımızda beslenme nasıl sağlıklı olmaktan uzaklaşıp fast fooda dönüştüyse kültürel anlamda beslenmek de şekil olarak benzer bir biçimde; okumak incelemek yazmak yerine görmek,  eh belki işitmek şeklinde basitleşti. Görmek ve işitmek basitmiş gibi algılamayalım lütfen. İyi bir film, bir oyun izlemek, hoş bir müzik dinlemek elbette ki ruha gıda, yaşama devadır.      Ben en basit izleme şekli olan televizyona getirmek istiyorum sözü. Evet, günümüzün mucizesi mi, sıkıntısı mı? Yoksa etkileme, koşullandırma aracı mı? tam adını koyamıyorum. Bildiğim bir şey varsa esir eden, kul eden, yok eden bir yapısı olduğu…

Asla istediklerimizi değil, seyretmemizi istedikleri ‘Seyirlik(!)’ leri izliyoruz. Bizim beğenilerimizi sistemin önümüze koyduğu ‘Eser(!)’ ler belirliyor.

Yıllar öncesinde sevimli aile dizileri, hoş çizgi filimler, tiyatro eserleri ile de buluşturabilen televizyon artık çok kanallı ama tek sistemli…  Bu uyduruk sistem, vurdu kırdı, yani kan savaş silah gözyaşı, ya da yöre, töre dogmaları, ucuz sevdalar, kandırmacalar aldatmalar, ezberletilmek istenen yargılardan oluşuyor.

Konuyu dağıttığımı sanmayın ama yıllar evvel birbirinden oldukça farklılık gösteren şirin zarif otomobil dünyası bugün aerodinamik kavramının zorunlu kurallarıyla nasılda birbirine çok benzeyen otomobiller üretmeye başladı. Tamam, fizik kuralları ve teknoloji zorladı ama yaratıcılığın da sınırlarına ulaşılıp ‘Tek Düze’liğe mi dönüşüyor veya dönüştürülüyoruz… Acaba benzer bazı gerçeklerle mi tek tip izleyici olduk.

Bu koşullanma ise; koşullandırma sunulanlarla oldu ve bunun adına ‘Halk böyle istiyor…’ dendi.  Böyle miydi bilinmez ama zamanla böyle oldu. Bir klasik eser, bir firma tarafından dizi haline getirildi. Başka firma hemen benzer, sesdeş bir romanı devreye aldı, bir başkası tıpatıp bezerini uydurdu. Al gözüm seyreyle dendi. Buraya kadar ‘ Ne yapalım bizi sunulan bu’ deyip izledik. İzlemeyen kendine bir şeyler bulmaya çalıştı. Zaten beğenisi bu olmayanların derdi televizyon seyretmek de olmadığından konumuz dışında kaldılar.

Haydi, bir de gelelim dizilerin sunulma şekline… Evet, izlemeniz gereken yani size hazırlanan bölüm kırk dakika. Ancak bu ‘izleme’ ye ayırmanız gereken süre üç buçuk saat. Önce, bir önceki bölümün özeti adı altında neredeyse tamamını yeniden izlemelisiniz. Sağda solda bir yerlerde yeni bölüm az sonra yazısı da durur. Bir reklam kuşağı gelir. Yeni yönteme göre bir dakikalık ara, bitince beş saniyelik jenerik yine reklam bu sefer süre belirtilmiyor, yine dizi gibi, ama değil… Yine on saniyeli bu sefer bölüm, yine reklam şimdi dizi ye dört dakika ve geriye sayım… Durun sakin olun daha yeni bölüme başlamadınız. Geçen bölümün özetlerindesiniz. Diziye sağ salim ulaşırsanız bu rutinle dört beş kez daha karşılaşacaksınız.

Dostlar ben reklamsız oynamalı demiyorum. Babam yaptırmadı bu dizleri… Elbette ki maliyeti var. Yani yayınlanmasının bedeli var ve yayımcının ticaret yapmak hakkı. Ancak bu biraz da kandırmaca ya girmiyor mu? Benim dizimi seyredeceksen benim koşullarımı kabul edersin dayatması değil mi? şimdi reklam sonra reklam yine reklam insanı aptal yerine koymak değil mi? Dünyada bir kuşak içerisinde gösterilecek reklam belirlidir. Dışına çıkamazsınız. Gerçi bu kural bildiğim kadarıyla bizde de var ama nasıl oluyor da ‘yok ‘ uygulanıyor. Hem sonra gizli reklam, ürün yerleştirme, onlarca sponsor firma… Nereye kadar.

Sistem kural koyuyor, uygulayıcı anında kuralları kendine uydurmanın yolunu buluyor. Ölçüm izlenme deniyor, başka başka sonuçlarla karşılaşıyoruz. Ölçüm şirketleri istediğiniz sonucu vermeye koşullanmış gibiler… Çeşitli noktalara ölçüm cihazı yerleştirmişler, TV kanalı gelip, sen o televizyonu benim kanalıma ayarla, al benim sana hediyem son model televizyonda istediğin kanalı izle şeklinde değil mi ölçümler?

İsteyen istediğini iddia etsin. Dünya sanal, saygı sanal, sevgi sanal, ölçüm sanal, konu sanal ve yaşam sanal haline geldi… Biz hep bize sunulanlara ulaşmak rahat geldi ve alıştık. Beğenilerimi geliştirmek yerine uydurmayı tercih ettik. Kamuoyu kavramı ve saygı kavramı bilinmeyenlere karıştı. Peki, şimdi şikayet etmeye hakkımız var mı? Zaten benim şikayetim yok ki, sen kendi kendine gelin güvey oluyorsun diyorsanız…

İşte o zaman çok kötü…
Umarım böyle değildir.

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here