19 Nisan 2018. Dereseki otobüs durağı. Kapı açılınca, ilk binen ben oldum otobüse. Kaptansa, yeni yerleşiyordu yerine, içeriye girdiğimde:

Günaydın, dedim.

Kaptan başını direksiyonun önündeki ekrandan kaldırıp, birazda hırçınlık olan içindeki sese:

Beyefendi, bizi unuttuğumuz eski güzel alışkanlıklarımız olan hitaplara geri

getirmeyin lütfen. Böyle selamlaşmayın bizimle. Bizi huy sahibi yapmayın ne olur, dedi.

Bu süreden sonra, kaptan ile aramızdaki sessizlik bir süre devam etti. Kaptan da, önündeki ekranlarla uğraşarak, otobüste kalkış hazırlıklarını yapıyordu.

Yolcular, yavaş yavaş, ortalara ve arkalara doğru gidiyordu. Bir süre sonra, saati gelmiş olmalı ki; otobüsü çalıştırdı ve duraktan hareket ettik. En ön tekli, kaptana en yakın koltukta oturuyordum.

Sessizlik, benimde anılarımda, yok olan güzellikleri, hak etmediğimiz yaşam biçimlerini, TV ve Radyo programlarında yok olan sesleri, görüntüleri çağrıştırdı. Tiyatroların yerine, kabareler, kültür skeçlerinin yerini ödül kazandıran yarışmalar, yemek pişirme, evlendirme programları kondu. Halk kültür ağırlıklı yapımlardan koparıldı. Çocukları kötü yönden etkileyecek programlarla; görsel yayından, fayda yerine zarar görür hale getirdiler. Özel yayın kanalları RTÜK olmasına karşı çağdışı yayınları yayınlamaktan da geri kalmıyorlardı. Cumhuriyet dönemine ait ne varsa, kötüleniyor. “90 yıllık esaret” “reklam arası”, “eski Türkiye” benzeri aşağılayıcı sözler, günün siyasilerinin ağzından düşmeyen sözlerdi. Siyasi bir mesaj niteliğinde, “ Benim günah işleme özgürlüğüm var” diyen densizleri gazete sayfalarında bizde okur hale gelmiştik. Kadının kahkaha ile gülmesini, “iffetsizlik” sayan üst düzey bir kişi ne var ki 21.yüzyılda rağbet görür hale geldi.

***

Otobüs duraklarda yolcularını alırken; bende bunları düşünür, kaptan gibi aynı sıkıntıları yaşıyordum.

Kaptan bana dönerek;

Yok, yok, yok ! Geçmişi unuttum, bu koltukta ilk sizden duydum, “GÜNAYDIN”

Duysam da; ayda bir, haftada bir daha çok, ayda bir.

Biz toplumun fotoğrafıyız, albümüyüz Beyefendi. Her gün binlerce kişilerle karşılaşıyor, farklı sahnelere tanık oluyoruz. Birikimimiz fazla anlatmak istesek, sıkar belki sohbetimiz sizleri. Geçenlerde aynı hatta giderken yaşlı bir hanımefendi ile geçen anısını paylaştı Kaptan;

Libadiye’de yaşlı bir hanımefendi üzüle büzüle, utanarak;

İleride sağda beni indirir misiniz? Diye ricada bulunurken, çokta mahcuptu.

Bende çok üzülmüştüm.

Elbette Hanımefendi. Niçin üzülüyorsunuz? Niçin mahcup haliniz var? Yaşlı

Hanımefendiyi rahatlatmak istiyordum. 70-80 arası hanımefendi; titrek, üzgün, kederli ve kırgın bir ifadeyle;

Onurumuzu elimizden aldılar. Kişiliğimizi yok ettiler. Bizi dilenci ettiler.

Susturdular. Yok olduk Sayın Kaptan yok olduk. Bedava paso ile saygınlığımız ayaklar altına alındı. Bu paso kullananlara; sosyal devletin yaşlılara; seyahatlerde, müzelerde ve tarihi yer ve mekanları gezmelerini ücretsiz hale getirdi. Ne var ki, bazı halktan kesim ve otobüsteki kaptanlarının bazıları, biz yaşlılara bedavacı, dilenci gözü ile bakmaları, bizi yürekten yaralıyor. Devletle kaptan şoförler arasında kalıyorum. Ben ve benim gibi emekli ve yaşlı olan kişiler; devletin verdiği sosyal haklardan kayıtsızca, onur duyarak yaşamak dileğindeyken…

Şems’in bir sözünü hep söyler dururum;

“Biri gelir; seni sen eder, biri gelir; seni senden eder.”

Kaptan bunları çok güzel duygu ile anlattı ki; o yaşlı hanımın duygularını içimde yaşadım. Çünkü bende yaşlılık pasosunu kullanan bir kişiyim.

Beyefendi, binen kişilere iyi bak. Gülen kişi, tebessüm eden kişi var mı?

İnsanlar asık suratlı, arkadaşlarından, çevresinden kopuk. İnsanlar arasında bir iletişimsizlik var. Geriye dön yolculara bak, iyice bak incele. Ayakta duran yolculara, koltukta oturan yolculara. Gençler koşarak, hızlıca otobüse binip, koltuklarda yerlerini alırken, otobüse zor binen yolcularsa ayakta kalıyor. Bak arkana. Gençler, oturuyor, yaşlılar ayakta. İhtiyar nineler, dedeler, bastona yaslanarak ayakta. Bu otobüslerde; 15-20 sene önce, yaşlılar koltuklarda, gençler ayakta olurlardı. Söz arasında, emekli öğretmen olduğunuzu söylediniz. Eskiden okullarımızda andımızı okuturduk…. Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi çok sevmek ve bir yerinde Ey büyük Atatürk, açtığın yolda yürüyeceğimize, en sonunda ise “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözlerimizle biterdi. Nerede o sözler? Söyleniyor mu? Niçin kaldırıldı? İşte otobüsün içinde, o sözler olmadığı için yaşlılar ayakta, gençler koltukta.

“Asansörde, kadınla erkeğin bir olması halvet” “Kadının erkek çocuğa sarılıp öpmesi zina sayılır.” Çağdışı, ahlaksızlığı, yaygınlaştıran, pekiştiren sözlerin, dini öğütler olarak servis yapılması, toplumun genel ahlakı ve sosyal değerlerini yok etti.

***

Otobüs yolculuğumuzun sonlarına gelmiştik. Dedeoğlu Köprüsü durağında indiğimde; bu yolculuğumda, sanki bir kitap okumuş gibiydim.

Ve bunları yaşarken; elimde bu hafta okuduğum, 2014 Nobel Barış Ödüllü, Taliban’ın öldürmek istediği Pakistanlı 16 yaşındaki kız Malala’nın yazdığı

“Ben Malala” kitabını okuyor olmam. İnsan haklarının, bilhassa kadınlar ve küçük kızların okumaları ellerinden alındığı düzenin, gerici; tarikat ve molla, medrese düzeninin insanlığı yok etmeye kalktığını betimleyen kızın, anıları… Korkunç, iğrenç, ürpertici. Ve de dini öne sürerek yapılan ahlaksızlık ve katliamlar.

Başka bir otobüse bindim Çubuklu’dan Kanlıca istikametine doğru hareket etsem de, anlatılanlar beni etkilemişti.

***

Boğazda, ilkbaharın ayak sesleri, lalelerin arkasından, mor erguvanlar boğazı, kendi varlığını ispat edercesine mora boyamıştı. Kötü soğuk havaları yaşasak da, artık güzel, ılık, sıcak günlerin gelmekte olduğunu, mavi denizin kontrası olan “Eflatun” renk bana geleceğin daha güzel, insanlarınsa mutlu bir yaşama erişeceği duygusunu çağrıştırıyordu artık. Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi? Ona da siz karar verin…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here