Ne güzeldi eskiden radyoda ‘halk hikayeleri.’ Çocukluk dönemimde dinleme şansını yakalayanlardanım.

Eskişehir’deyiz. Sabah erken okula gitmeden önce radyoda yükselen sunucunun  o tok sesiyle ‘HALLK HİKAYELERİ’ diye başlayan tiyatro tadındaki programı mutfakta dinler, sonra da annemizin zihin açıklığı dualarıyla çoğu zaman çivi gibi bozkır şehri soğuğunda bir güzel okulumuza yollanırdık. Haftanın bir gecesi ise radyo tiyatrosu dinlerdik. (Bir zamanlar TRT varmış…)

Adını hala bilmediğim, kendini ibadete adamış olan yaşlı Hacı teyzenin her ‘ajans’ vakti herkesi susturup kulağını eski ahşap  radyosuna yapıştırarak haber dinlemesi de güzeldi.
Woody Allen’in 80’li yıllardaki ‘Radyo Günleri-Radio Days-‘ filmini anımsadım şimdi bunları düşünürken. Radyo, toplumsal iletişimin kuvvetli araçlarından biriymiş bir zamanlar.

Radyo. Derken televizyon, derken internet yerleşivermiş hayatımıza.

Çocuklara kendi oyuncaklarını yapmayı öğreten ‘Oyuncakçı Dede’yi izlemeyi pek severdik tek kanallı televizyonda.
Şehre tiyatro geldi mi bilet bulunmazdı kolay kolay. Hele hele ünlü filmlerde biletler karaborsa. Şimdi ise tiyatrolarıyla, operasıyla, her mahalledeki gençlik merkezleriyle ve buralarda bedelsiz tiyatro ve diğer sanat, zanaat ve spor eğitimleri ile donatılmış bir kent yaşamına sahiptir bu yönüyle şehir.

(Aslında uyuşturucu ile mücadele de böyle böyle olur. Öyle ceza artırımı imza masaları açmakla olmaz değil mi?)

Eve gelen gazetelerin bir yerlerini mutlaka okurduk. Okul çıkışı bankaya giderdik her ay, Çocuk dergisi ve kumbara istemeye.
Bizi topluca tren garının karşısındaki parka götüren öğretmenimiz ağaç türlerini gösterir, yapraklarını defterlerimize yapıştırtırdı. Neyse ki bu beton azgınlığında aynı bulvar hala durur o dingin güzelliğiyle gar yolunda… Ve neyse ki heybetli Haydarpaşa’nın belirsizliğini koruyan akıbetine uğramamıştır peronlarını bize oyun için açan tarihi tren garı. Tren düdüklerinin eşlik ettiği İki sıralı at kestaneli ağaçlar gidenleri uğurlar, dönenleri karşılar gibi sada içinde hala. Bütün zamanlara tanıklık eden, zamana yeni düşenlere yine yeniden selam eden ama zamana yenik düşmeyen bilge ağaçlar.

Gar’ın hemen yakınındaki bir sokakta, Kurtuluş Savaşı yıllarında Halide Edip Adıvar’ın kaldığı Avusturya’lı yaşlı Madam Tadia’nın Otel’inin yerinde aynı adla yeni bir otel vardır artık. Halide Edip Adıvar ‘Türk’ün Ateşle İmtihanı’ eserinde şunları yazmış:

“7-8 Haziran’a kadar Madam Tadia’nın odasında yatmadan kitap okur, şamdanı söndürmezdim. Sokaklarda ses seda yoktu. Bir gün yine oteldeki odama girer girmez karargahtan bir haber geldi. Mustafa Kemal Paşa’nın vagonunda benim için bir kompartıman ayırtmış olduğunu ve dokuz buçukta hareket edileceğini yazıyordu. Derken birden bütün camlar kırılmaya başladı. Her yerden ateş ediliyordu. Ayak sesleri vardı. Sanki Yunan Ordusu girmişti ya da yeni bir ihtilal başlamıştı. Aşağı indim Madam Tadia’yı gördüm. Otelin arka taraflarına Yunan uçaklarının bomba attıklarını söyledi.”

23 NİSAN’larda Çocuk Balosu yapılırdı tren garının orkestralı düğün salonunda. ‘Devrim’ otomobilinin hemen yanında. Bayram geceleri mutlaka ‘Fener Alayı’na’ çıkardı şehir halkı coşkuyla.

Orta’ya geçince düğme dikmeyi, teyeli de öğrendik böylece biraz sabırlı olmayı da.
Konu komşu toplanılıp ortak yufkalar açılır makarnalar kesilirdi evlerde.

O zamanlar bugünkü gibi yollar yoktu. Ama bugünkü kadar mutsuz ayak ta yoktu…

Şimdi anımsanıp anlatılanlar gibi, eskiler de bizlere anlatırlardı mazide kalanları yaşananları. Bir yandan hoşuna gider öte yandan içini acıtır senin bir garip hüzün ve bitmez güzün.
Kimilerine göre sanki başka bir boyuttur geçmiş zaman. Ama geçmişi bugünden ayrı düşünmek mümkün müdür? Zamanların odağında aslolan insan ve duygular değil midir?

Hala güleç yüzü gözümün önünde, yumuşak sesi kulaklarımda bir komşumuz vardı bitişikteki tek katlı, mahallenin en eski evlerinden birinde. Bilecik’li hemşehrimiz Aliye Teyze. Aslında ninemiz gibiydi. Masal gibi anlatırdı masal gibi dinlerdik anlattıklarını. 13-14 yaşlarındayken Bilecik’te yaşadığı Kurtuluş Savaşı günlerini ve evlerine giren Yunan askerini mesela. Kocası Vasfi Bey amca Demir Yollarından emekliydi. Tren sevgisi ve özlemi ile çocuklarına giderken biletlerini ağır ağır giden Posta trenine alır Aliye Hanım teyze de buna gülümseyerek kızardı.

Bir dönemi acı ile geçti şehrin tüm Türkiye gibi. 80’den önce. Kurtarılmış mahalleler, bombalanan kahvehaneler, dernekler, işgal edilen liseler, birbirini dövüp öldüren daha çok gençler. Sayfalara sığmaz aslında yaşananlar.

Bozüyük’te tepede eski mahalledeki minicik evinde, yaşlı ve zayıf Saniye Halamızı ve başındaki yemenisinin köşesini bir yanağına sıkıştırıp, bir elinde sarma sigarası olduğu halde, sakin sakin sürdürdüğü konuşmasının arasında öbür eliyle duvardaki Atatürk resmini göstererek;
“BU RESİM BEN ÖLDÜKTEN SONRA DA BU DUVARDAN İNMEYECEK” ültimatomu hala kalbimizdedir ve Zeki Müren’in dediği gibi ‘gönül telimizi titretmektedir’.

Dönelim çok değil bir yetmiş beş yıl önceye. Yine Bozüyük’e. Hükümet tabibi gelir ilçeye. Fransa’ya devlet tarafından gönderilip tahsil görmüş Doktor Münir Derman’dır adı. Kısa sürede yayılır ünü. Aynı zamanda Ortaokulda Fen ve Fransızca derslerine de girer. İnsan vücudundaki statik elektriği öğrencinin başının üzerinde yaktığı ampulle anlatır mesela. Halk sağlığı ve gıda temizliği konusunda çok titiz ve ilkelidir Doktor Derman. Hele bir köylü ayaklarından ördeğini tavuğunu başaşağı yolculuk yaptırırken karşılaşmayıversın Doktorla! Hali fena… Pazar esnafı ise yerlerde sergilemişse ürününü, onun hali de fena. Sergi bir hamle ile bozulur. Yerden yüksek tezgahta olacak işte o kadar!

80 ‘lerin sonlarında öğrencilik dönemimde yaşadığım Ortaköy gelir bazen aklıma. Her akşam o uzun naraları yankılanan ve belki de son kalan kabadayılardan olan ‘Naracı İhtiyar Adamı’, büyük beyaz atının üzerinde kovboy şapkasıyla Dereboyu’ndan başlayıp İstanbul’u gezen ‘Atlı Kovboyu’, karşıdaki üç katlı eski binanın üçüncü katında hep cam kenarında dışarıyı dalgın seyreden, semtin son kalan eski Rum’larından Bayan Eleni’yi, O zamanlar bile müzede sergilenebilecek olan, tin tin giden Ortaköy-Beyazıt hattının emektar belediye otobüsünü hatırlarım.  Anadolu şehrinden İstanbul’u ayıran bir tiyatro karakterleri gibiydi aslında bunlar. İstanbul’un şahsına münhasır suretleri.

Belki de bir süre sonra Boğaz’ın derin sularına batırılacak olan tarihi ‘Paşabahçe’ vapurunu da böyle anlatacağız kim bilir?

Bir yıl daha bitti takvimlerden. Zaman bir nehir gibi akıyor. Kimi zaman dağlardan kar suları karışıyor, kimi zaman toprağı bitkiyi beraberinde taşıyor. Kimi zaman elediklerini gerilerde bırakıyor. Elenmeyenler hatırlanıyor, bazen mutlu ediyor, bazen hüzün veriyor. Bazen de klavuzluk ediyor, ders veriyor. İnsanoğlunu törpülüyor.
Demişler ki bin nasihattan bir serencam yeğdir.

Dileyelim ki daha çok mutlu olalım bu nehirde. Dermanımız bol olsun, Dermansız dertler uzak olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here