25 yıllık bir cahiliye döneminin ardından aydınlanmaya ermiş gibiyim…

Gerçekte memlekette uçan kuştan haberi olanların, “haberim yoktu” yalanlarıyla içine ettikleri bir İstanbul’da, İstanbul ismindeki nâzende kız, üvey babasının tüm karşı çıkmalarına, engellemelerine, tuzaklarına rağmen kendisine hakikaten âşık bir adama yâr olabildi çok şükür. Bundan sonra bizler, bir masalın kerevetlerine çıkmayı umacağız sadece ve bu aşkın meyvelerini dört göz ile bekliyor olacağız.

Laleleriyle, yol kenarındaki peyzaj makyajlarıyla göz boyadılar yıllardır… Âlem onları iş yapıyor sanırken, nerede yandaş zengin etmek; oradaydı zihniyet. Yapboz misali yapılıp bozulmaya mahkûm oldu yine yollarımız… Ne trafiği, ne otopark derdi, ne şehir parkı özlemi dindi İstanbullunun.

Acelele getirilen Marmaray kazısı

Mehter Marşı çaldırmaktan öteye gidemedi sözde âşıkların tarih aşkları; Marmaray’da gördük üzeri örtülen koskoca tarihi. Projeyi geciktiren lüzumsuz çanak çömlek muamelesi gördü koca bir tarihten arta kalanlar. Koca bir tarih kitabıydı Marmaray’ın inşaatı süreci; şaşırtıcı yepyeni bilgiler ile dolu… İstanbullu ilk kadının prototipi, şehrin ilk limanı, ilk surları, dünyanın ilk batık gemisi, 8 bin yıllık ayak izi, Milattan Önce’ye ait höyükler, gemiler, artık mevcut olmayan fil gibi hayvan türlerine ait kemikler… Ama onlar sadece “şey” idi birilerinin gözünde, ya da projeyi geciktirici sebep… Sadece 35 bin değil, kim bilir daha neler çıkacaktı kazılar aceleye getirilmeseydi…

Sünger Bop çizgi film olarak kalsın!

Tarihi köşklerdeki yangınları ve daha nice yitip giden değeri izledik yıllarca içimiz yanarak… En medyatik örneklerden biri Şile Kalesi mesela: Sünger Bob’a döndürüldü zavallı kale ama onun gibi sevimli değil tabii. Daha niceleri var böyle… Küçük bir New York yarattılar bizim yalancı âşıklar tarihi dokuya diktirdikleri koca koca plazalarla İstanbul’da… E, rant büyük tabii. Ne de olsa Allah’ımız para… Tevfik Fikret’in dediği o “hep… çıkarcılık kiri” dolaşıyor bu şehrin üzerinde.

Tüm güç ellerindeydi bunca uzun zamandır –diyoruz ya hani dile kolay koca bir çeyrek asırdır- ama sevimsiz ve tarihi dokunun içine edilmiş bir binalar silsilesi olan Eminönü’yü bile düzeltemedik daha…

Mescid-i dirar’ları gönlün kabul ediyor mu ey hakkaniyetli müslüman?

63 bin kişilik koca bir cami diktiler Çamlıca’nın tepesine. Burada amaç “Müslümanlar toplansın” diye sâfiyane bir niyet mi yoksa cami kullanılmak suretiyle koca bir “siyasi güç gösterisi” mi? Peki böylesi bir durum İslamiyet’e göre helâl mi yoksa İslâm tarihinde kendisine “mescid-i dirar*” olarak yer edinenlerden bir olay örneği mi?  Mescid-i dirar… Yani asıl amacı müslümanların ibadet edecekleri bir yer olmaktan ziyade, müslümanlığa zarar vermek için dikilmiş olan… Bir ibadethane nasıl zarar verrbilir, öğrenmek isteyenler İslam tarihinden araştırabilir…

Madem öyle, Çamlıca Camisi’nde toplanalım, haydi!

Gelgelelim, benim temennim, burada toplansın tüm güzel yürekleriyle insanlar ve dua etsinler daha güzel bir İstanbul için, daha güzel bir Türkiye için, daha güzel bir dünya, daha güzel bir insanlık için. Haydi Çamlıca Camisi’nde bismillah diyelim, dua edelim gözleri gülen yeni bir İstanbul’a! 63 bin dolacaksa ancak böyle dolar zira!

Ki, duada şifa vardır. Niyetleri tersine çevirelim bizler, mescid-i dirarları cami kılalım.

Cumhuriyet’in temellerini bombalayan zavallı bir İstanbul

Parası için güzel ve saf kızı elde etmeye çalışan delikanlı gibiydi bizim bıçkınlar… Güzeldi, şişkindi İstanbul’un cüzdanı; besliyordu Cumhuriyet’in temellerine dinamik döşemekte olan vakıfları, dernekleri kandırabilsinler, yıkayabilsinler diye onlar muhtaç kadınların, çocukların beyinlerini… Gözlerinin içi gülen adam, kesecek inşallah bunların beslendiği tüm damarları. O damarlar ki, zehirli kanı taşıyamayacak artık nifak tohumlarına… Zoraki giydirilemeyecek artık intihar yeleği İstanbul’a…

Gözlerinin içi gülen adamdan kim korkar?

Gözlerinin içi gülen insandan korkmam ben. Ağzından zehir saçanlardansa kim korkmaz? Her hatasına “kandırıldım” mazereti bulanlardan kim korkmaz? Cami minarelerini süngü kılanlardan, sokağa döktüğü vatandaşının canından endişe duymayanlardan, her karşı sesi terörist olarak yaftalayanlardan kim korkmaz? Kim bıkmaz? Kim umutsuz olmaz?

Ve kim gözlerinin içi gülen bir insan aramaz?

Sandıklarda kaybetmediler ki; gönüllerde bozguna uğradılar

Sandıklarda kaybetmedi bizim yalancı âşıklar. Umutlarda kaybettiler en önce, gönüllerde kaybettiler, inançlarda kaybettiler.

Samimiyet arayan gözlerimizle, gözlerinin içi gülen adama bakıyoruz şimdi umutla. Allah ve evrenin tüm güzel güçleri açık etsin onun ve ekibinin yolunu.

“Bin kocadan arda kalan bakire”

 “Ey bin kocadan arda kalan bakir dul” diye seslenmiş Tevfik Fikret İstanbul’a.

Çok adamlar geldi geçti İstanbul’dan. Irzına geçtiler zavallı ve bir o kadar da asil bu şehrin. O çok direndi ancak yitirdi bekâretini. İstanbul, gözlerinin içi gülen bir adama yavuklu oldu şimdi. Gerçek sevgiyi tadacak, hak ettiği değeri görecek bundan böyle inşallah. Sanat yükselecek şehirden, bilim yükselecek, umut yükselecek… Samimiyet dolacak yürekler ve başarının sadece çöpleri kapıdan toplatmakta olmadığını anlayacak İstanbullu artık.

Onun gözlerinin içi güldükçe bizlerin de gülecek çünkü sevgi, çünkü mutluluk bulaşıcı.

Çünkü bizler huzuru, mutluluğu hak ediyoruz…

Ey bin kocadan artakalan bakir dul;

Güzelliğinde henüz tazeliğin sihri ortada;

Hâlâ seyreden gözler üstüne titrer.

Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere süzgün,

Mavi gözlerinle ne sevimli görünürsün.

Sevimli, fakat en kirli kadınlar gibi sevimli:

Üstünde coşan ağlamaların hepsine karşı duygusuz

Daha kurulurken bir ihanet eli

Temeline lanetin zehirli suyunu katmış gibi!

Zerrelerinde hep ikiyüzlülük kiri dalgalanır,

İçlerinde bir saflık (temizlik) zerresi bulamazsın.

Hep ikiyüzlülük kiri, kıskançlık kiri, çıkarcılık kiri:

Yalnız bu… ve yükselme umudu yalnız bunun.

Milyonla barındırdığın cesetler arasında

Temiz ve parlak çıkacak kaç alın vardır?

            (Tevfik Fikret, Sis şiiri)

İçi gülen gözlerinizle kalın!

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here