Ne kadar başarılıyız yok etmekte… Övünülesi değerleri silmekte ve ardından gösterdiğimiz pişkinlikte üstümüze yok…

Tarihi sevmek, boş laflar ile değil, verilen emek, gösterilen saygı ile oluyor. Korumakta değil ama tribünlere rerere rarara cakası atmakta bizden başarılısı yok.

Övünülesi bir ilçede yaşıyorum mesela… Övünülesi idi daha doğrusu… Ne zaman ağustos ayı gelse, beni tuhaf bir histir, kaplar! 19.08 Dünya Beykozlular Günü kutlaması yapılır ilçede hararet ile… Tarihi ve de çok kıymetli Beykoz 1908 Spor Kulübü’nün kuruluşundan ilham alınmıştır bu tarih.. Koskoca belediye ünlü şarkıcıları getirir bugünde falan filan… Sosyal medyada boy boy Beykozlu olmanın gurur fotoları… Ve o zaman bende bir sorgulamadır başlar…

Osmanlı döneminde önemli bir sanayi havzası imiş Beykoz… Mustafa Kemal’in dağılma kaderi çoktan biçilmiş çok uluslu bir imparatorluktan bir ulus devlet inşa etme mücadelesi verdiği topraklarda ulusal ekonomi hamlesinin ilk örneklerini verdiği yerlerden biri oldu bu güzel Boğaz semti. İşte, Allah vergisi mavi ile yeşilin kardeş oldukları bu ilçe, asıl değerini Cumhuriyet tarihinde hep “ilk”lere imza atmış olmasından alır.

TEKEL Paşabahçe ya da diğer adıyla Paşabahçe Rakı Fabrikası mesela… Cumhuriyet’in ilk fabrikalarından biri olan anason kokulu bu fabrika, 1920’lerin sonlarında açılır. 1800’erin sonunda bir mum fabrikası olarak yabancılar tarafından kullanılan fabrika binası daha sonra Türkler tarafından satın alınarak, eklemeler yapılır. Hatta Atatürk’ün rakı fabrikasının kurulmasını çok istediği ifade edilir. Kaynaklar, fabrikanın hiç zarar etmemiş olduğunu da söylerler. Gelgelelim, semtin ekonomisine ve sosyal hayatına canlılık ve renk veren bu tarihi fabrikanın işçilerini işe çağıran düdüğü susalı yıllar oldu. Boğaz kıyısındaki bu kıymetli fabrika özelleştirildi ve halihazırda otel olması için de kollar sıvanmış durumda… Yani, anlayacağınız o ki, bu fabrikanın o çok tarihi bacası da kendisini yıkımdan kurtaramadı. Hem de öylesi bir yıkıldı ki, belki bir anı, bir müze olarak bırakırlar diye umduğumuz bu zavallı bacacık, yer ile yeksan oldu…

Tabii, antiparantez; ne özelleştirmeye, ne de özel şirketlerin planlarına lafımız olabilir. Lafımız, değerlerine sahip çıkmasını bilmeyen yerel yöneticilere ve tabii ki kendimize yani halka olacak… Otel olsaydı ama bacası da müze gibi kalsaydı ya kardeşim! Baskı gücü oluşturmaz mıydık?

Peki, kıymetini bilemediklerimiz sırasında başka ne var?

Şişecam Fabrikası var tabii… Türk cam sanayini oluşturmak için 400 işçi ile üretimine başlayıp tüm dünyaya ihracat yapmayı başarmış olan Paşabahçe cam markası yani… Sanayiyi Teşvik Kanunu kapsamında bizzat Ulu Önder Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin cam sanayini kurmak görevini İş Bankası’na vermesiyle yani Önder’in talimatıyla kurulan şirket… Paşabahçe Şişecam Fabrikası, zamane başbakanı İsmet İnönü ve Ekonomi Bakanı Celal Bayar’ın katılımıyla açılmış ve tamamlandığında da Mustafa Kemal bizzat fabrikayı ziyaret etmiştir. Atatürk, fabrikanın açılışı dolayısıyla bir telgraf yollayacak ve “Reisicumhur” sıfatıyla imzaladığı telgrafın metninde, “ulusal endüstrimizin inkişafında önemli bir adım olan Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nın açılma töreni münasebetiyle bana karşı gösterilen temiz duygulara teşekkür ederim” diyecektir.

Bakınız Akşam Gazetesi, 4 Temmuz 1935 günkü haberinde, şirketin kuruluşunu nasıl dile getirir: “… fabrika, memleketimizin ihtiyacını ecnebi mallardan daha ucuz olarak karşılayacaktır…. Cam fabrikasının faaliyete geçmesi piyasada çok alâka uyandırmıştır.”

 Şişecam da özel bir şirket olarak Beykoz’daki fabrikasını kapatalı yıllar oldu. Özel bir şirket sonuçta, istediğini yapacak tabii. Serbest piyasa ekonomisine laf etmek bizi aşar, aşar da… Paşabahçe’de, adını verdiği ürüne ait ilaçlık bir tane mağazanın bırakılmamış olması da insana koyuyor doğrusu. Ana yurdu diyerek Paşabahçe’ye bir turist gelip cam mağazası arayacak olsa, komedi bu ya, bir tane bulamayacak! Dünyada bunun örneği nerde görülmüş ki? Varsa da bilmek isterim! Diyeceğim o ki, bazı şeylerin ekonomik izahı yok ve zaten olmamalı da…

Hadi cam mağazasını geçin… Bizzat Atatürk talimatıyla kurulmuş olup Türkiye tarihinde ilklerden olan bu fabrika şu anda döküntü halde, yerine yapılacak ben diyeyim bir otel, siz deyin ne olabilir ki başka, tabii ki bir otelin inşasını bekliyor. “İyi güzel, serbest piyasa ekonomisine laf etmenin anlamı yok” diyeceğim yine başınızı ütüleyerek; neden otel olmasın? Olsun ama e bu fabrikanın akıbeti de Tekel Fabrikası’nınkine mi benzeyecek? Bacasını bari bırakın kardeşim! Süsleyin, boyayın… ama bırakın azıcık bir parçasını yerli yerinde… Müze yapın, otelin bir parçası yapın ama yerinde bırakın!

Doğru mu ki?

Bundan birkaç yıl önceki bir basın toplantısında bu endişemi ve de bu yöndeki talebimi o zamanki Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek’e ifade etmiştim. Adını şu anda hatırlayamadığım bir başkan yardımcısından, bilmem ne kuruluna bu yönde bir tescil talebinde bulundukları şeklinde bir cevap gelmişti bana… Pek inanamadım ama umarım doğrudur. Zaman gösterecek. Bir Belediye meclis üyesi üşenmese de, böyle bir talep… vs var mı, bizi bilgilendirse ne güzel olur!

Yaşatılması, sahip çıkılması geren bir diğer değer de, yukarında adı geçen Beykoz 1908 A.Ş. Spor Kulübü’dür bu arada… Bakınız kuruluş tarihine: 1908! Dile kolay! Ahmet Mithat Efendi’ler, Kelle İbrahim’ler, Fenerbahçe ile, Galatasaray ile, Beşiktaş ile Süper Lig’te yapılan mücadeleler, alınan Atatürk Kupası, Türk spor tarihinin ilk kürek ve yelken takımı… Çok şeyler atlattı kulüp; anlaması ve de anlatması beni aşar! Kulübün geçmişte sahip olduğu prestijli günlere dönmesini dileyebiliyorum sadece…

Evet, gördüğünüz gibi bir Beykozlu olarak tüm bu yoksun bırakılışlara serzenişte bulunacak çok şeyim var. Gelgelelim her ağustos geldiğinde elimize birer bayrak alıp sallarız ve hiç sorun kalmaz bizde… Hele tarihi Beykoz Çayırı’nda birkaç şarkıcı da dinledik mi, tamam! Yerinde yeller esenler tarih imiş, son dönem Osmanlı imiş, erken dönem Cumhuriyet imiş… Kimin umurunda? Re re re, ra ra ra…

Anlayacağınız, küçük bir ilçeyiz ama tarih yazmış bir ilçeyiz. Ve biz koca bir ülkenin aynasıyız. Tarihe verilemeyen değerlerin aynadaki yansımasıyız…

Kısacası, öyle “bir yere aitim, çok seviyorum, ölüyorum, bitiyorum” demek ile olmuyor bazı şeyler.  Seni sen yapan değerlere sahip çıkmadıkça, elinde salladığın bayrak, tribünlere gol sadece…

Kalın sağlıcakla… Ama illa ki, re re re, ra ra ra!

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here