Bugünlerde ne hikmetse, sapıklıklar mantar gibi bitmeye, gün yüzüne çıkmaya başladı… Gazetelerde, televizyonlarda âdeta Lût kavminin reenkarnasyona tabii olmuş temsilcilerinin saçma sapan açıklamaları bir yana, cinsel taciz vakaları ayyuka çıkmış durumda. Üstelik gizli kapaklı kalmış daha onca hikâye var ki kendi çevrenizde bile… Sokakta saygılı bir gülüşle merhaba dediğiniz bir komşunuzun, yıllardır samimi olduğunuz bir arkadaşınızın, hatta her bayramda seyranda tokalaştığınız bir akrabanızın gerçek yüzünü görmeksizin yaşar gidersiniz… Oysa ki, sapıktır; şeytanın iki ayaklı yeryüzü temsilcisidir; bilmezsiniz.

Sonra gün gelir; onun da her fani gibi kesilir nefesi… Hoca sorar camii önünde: “ey cemaati müslimiynnn, bu kardeşinizi nasıl bilirdiniz?” Cemaat hep bir ağızdan gururla haykırır: “iyi bilirdik!”  Bir insanı arkasından bu şekilde güzel uğurlamış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle, evlerine çekilir sonra herkes… Onların şahitliği, Allah’ı kandıramaz tabii…

Bu insan müsveddelerinin yeryüzünde kandırmadıkları tek bir şey vardır oysa… Bir de onu kandıramazlar… O, hiç mi hiç kanmaz… Görür görmez anlar ne olduklarını…

Topraktır o… Cemaatin omuzlarında taşıdıktan sonra saygıyla içine soktukları ve insan denilen o varlığın gerçek yüzünü görendir…

Bundan 1 yıl önce yayımlanan ve kısa öykülerden oluşan Serzeniş isimli kitabımdaki öykülerden birinin konusu da bu… Kısacık alıntılar yapıyorum sizin için…

Bakalım, TOPRAK yani nam-ı diğer KETUM, içine sokulan bu ölümlüler için ne düşünüyor:

“Midem bulanıyor yine. İçimdekini kusmak istiyorum, tükürmek dışarı atmak… İçime girdiği günden beri pis bir koku da getirdi beraberinde; tiksiniyorum. Lakin sabır, benim karakterim. Esmer, kara yüzümde nice utançlar gizlerim. Kızarsa da yüzüm, ne öfkemi, ne utancımı anlayabilir kimse. Üzerimde gezinenlerden çok, içime girenlerden öğrenirim sır saklamayı. İçimdekileri saklıyorsam, tükürüp dışarı atamıyorsam, bundan. Bazen merak ederim daha farklı olur muydu dünya, ben saklamak konusunda bu kadar mahir olmasam?”

“ O pis ağırlığıyla kendi yetmiyormuş gibi, bir de başının taşını diktiler üzerime. Doğum tarihi, adı, ruhuna fatiha… Faso fiso, fasarya. Varlığı zarar olmuş olanın yokluğu yarardır insanlara… Ah, şu yaşayan faniler bir görebilseler, yaşarken insan denen varlık aslında ne surette? Hani demiş ya Mevlana: “… Nice elbiseler gördüm içinde insan yok…” O hesap işte. İnsan doğuyor insanoğlu, gelgelelim, insan kalabilmek asıl mesele… Âdem olmak, insan kalmakla hayvanata karışmak arasındaki ince çizgi üzerinde bir ip cambazlığı…”

“Kalan sağlar da benim olacak bir gün; girecekler mahremime. Kimi, yavuklusuna avdet eden sevgili misali sokulacak bana, kimiyse içime girişiyle ırzıma geçmiş gibi olacak. Midem bulanacak, kusmak isteyeceğim; içimdekini tükürmek. Çıkarın gömdüğünüzü, demek isteyeceğim, diyemeyeceğim. Ben toprağım. Çürütürken içime sokulmuş, vadesi dolmuş bedenleri, vadesi hiç dolmayacak zorlu alacakların ağır yükünü saklayacağım koynumda. Şışşt! Merak etmeyin, aramızda… Tüm verecekleriniz, alacaklarınız bende saklı… Ben nam-ı diğer ketum; ardınızda bırakmak istemeyip de bana getirdiğiniz ne varsa, ustalıkla saklayacağım.”

Sen, toprak gibi olma…

Ama siz, toprak gibi olmayın! Varsa, gördüğünüz bildiğiniz çevrenizde; paylaşın. Meydanı boş bırakmayın bu pisliklere. Çıkarın onları hayatınızdan… Çıkarın onları çocukların masum dünyasından.

Sevgiyle kalın!

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here