“Türklerin yanında olduğum için Tanrıya şükrediyorum!” (E. Zuckmayer, 1938)

“Kemalist Türkiye, gözlerini ileriye, geleceğe çevirmiş özgür bir ülkedir.”
Dix ans de République[1]

TÜRKİYE’NİN ESKİ VE YENİ SIĞINMACILARI

O kadar veryansın yazının içinden geçerken elinde uzattığı pasta ile gülen biri. Sevgili Zeynep, hem pastayı paylaşmış hem de ne güzel yazmış kalbinden fışkıran dostluğu… Al iki gözüm oku Seyreyle.

Atak heyecanlı Öncü bir Cumhuriyet kadınıdır Zeynep. Kızdığı sevindiği Toplumsal olaylara nooluyoruz! diye kalkışır çakıverir sözlerini çivi yazısı gibi.

Dostlarına sunduğu bu paylaşımı okuyunca dilime eskilerden bir şarkı dolanı- verdi: ’Dostluk’şarkısı. Ortaokulda müzik kitaplarımızda vardı hani.

“Dostluğun biz sevgisiyle toplandık her an burada

bu sevgi bağı kopmaz hiç dağılsak birgün yurda.

Bu güzel günü andıkça çarpacak kalbim benim

bu sevgi ile sonsuza dek uzanır sana elim”

Şarkıyı Ortaokulda öğrendik. Fakat şarkıyı yazan Profesör Zuckmayer’i (eski adıyla) Eskişehir Maarif Koleji’nin efsane müzik öğretmenlerinden Sumru Oktay sayesinde ilkokulun son zamanlarında tanımış oldum. Rahmetli Sumru  Hoca (yaşı benzemesin) biraz bizim Zeynep’e benzerdi. Enerjik, neşeli, üretken, kendini eğitime çocuklara gençlere adamış, disiplinli, hep hevesli bir Cumhuriyet öğretmeni. Ne güzel bir müzik odası vardı. Bir yerde keman bir yerde piyano, akordeon, çeşitli ritim aletleri, notalar, resimler, fotoğraflar. Her yıl öğrencilerini hazırladığı büyük bir konser sunardı Eskişehir halkına. Kah Eskişehir Şeker Fabrikasının büyük salonunda, kah Anadolu Üniversitesi’nin konser salonunda. Koca organizasyonları tek başına alır götürürdü becerikliliği ile. Enstrümanda popüler ya da arabesk şarkı çalmaya çalışan öğrencilerini yakaladı mı bir güzel fırça atardı her zaman. Adnan Saygun’lardan Ulvi Cemal Erkin’lerden yetişmiş gelmiş bir müzik insanı olarak doğaldı tabii tepkisi.

Bir gün ders bitiminde ceketimi giyerken sanırım, elim duvardaki cam çerçeveli büyük fotoğrafa çarptı. Tuzla buz olan çerçevenin başında eğilmiş kırıkları toplayan Sumru hocanın o halini hiç unutmam.

“Ah profesör profesör sana neler oldu böyle! “

“Düşürmeyeydim iyiydi” dedim içimden. “Çok belli etmiyor ama çok kızdı galiba bana”. Evet belli ki Profesör kıymetli biriydi. Çocukluk işte. Çok ilgilenmedim o zaman kim olduğu ile. Zeynep’in hatırlattığı dostluk şarkısını dinlemek üzere Profesör E. Zuckmayer’i okuyunca keşfetmiş oldum.

Gerçek Edebiyat sitesinde Dr. Alp Hamuroğlu’nun Zuckmayer’e ilişkin ifade ettiği bilgileri kısmen paylaşıyorum. Yazının tamamını okumanızı tavsiye ederim. Zira yalnızca bir müzik dehasını değil, 1.Dünya Savaşı ve sonrasındaki gelişmeleri, sığınmacıları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin atılımlarını, siyasi olayları da okuma fırsatı bulabilirsiniz. Araştırma geniş bir dünya ve Türkiye dönemine ışık tutar nitelikte.

Buradan hareketle eski ve yeni sığınmacıları, aralarındaki farklarla, yarattıkları durumla karşılaştırabilir, nereden geldik nerelere gidiyoruz diyesi bir düşünce seline gark olabilirsiniz.

“Mainz kentine yakın bir küçük kasaba olan Nackenheim’da 1890 yılında doğan Eduard daha okula başlamadan piyano çalmaya başlar.  Beş yaşındadır. Bu yaşlarda bir müzik aletini iyi şekilde çalanlara tarihte rastlanmıştır, bilinmektedir, ama orada Eduard’ı dinleyenler henüz böyle bir şey görmemişlerdir. Eduard on yaşında doğaçtan çalmaya, on bir yaşında resital vermeye, on iki yaşında beste yapmaya başlayacaktır.

Münih, Berlin ve Bonn Üniversitelerinde müzikoloji, müzik teorisi, sanat tarihi ve felsefe alanlarına eğilen Eduard, 1914 yılında Köln Konservatuvarı’nın orkestra şefliği ve konser piyanistliği bölümlerini bitirir. İlk ödüllendirilmesi “konservatuvarın en iyi ve en başarılı öğrencisi” olarak “Wüllner Armağanı”nı almasıdır. Savaşta üç yıl cephededir, Kuzey Denizi kıyısındaki bir çatışmada ağır yaralanır, cepheden götürülür.  İyileştiğinde Mainz Kent Orkestrası’na yönetici olacaktır. “Mendelssohn” ve “Bach” ödüllerini de aldığında, yalnız alanında tanınmasının değil, müzik eğitimcisi, pedagogu, araştırıcısı, bestecisi ve virtüözü olarak döneminin en önemli insanlarından biri olmasının yolu açılmıştır.

1923’ten başlayarak Frankfurt/M’da çalıştığı yıllarda Paul Hindemith (1895-1963) ile tanışır ve birlikte projeler üretirler.  Hindemith Eduard’ın hayatında çok önemli rol oynayan bir kişi olacaktır.

1923-25 yılları arasında Mainz ve çevresinde çalışmalar yapan “Yeni Müzik Derneği” (Gesellschaft für Neue Musik Mainz/Wiesbaden) adlı kuruluşun yaratıcısıdır. Bunun yanı sıra, 1924’te Kuzey Denizindeki Juist Adasında “Denizdeki Okul” (Schule am Meer) adlı eğitim yerini kurmuştur. “Gençlik Müzik Hareketleri”nin akla gelen birinci adıdır.

Eduard çalışmalarının en üst düzeyde yararlı, sistemli, çok yönlü ve uzun erimli olması için neye ihtiyacı olduğunun da peşindedir. Derinleşmeye yönelir, müzik teorisi, eğitim metodolojisi vb. konular üzerinde özellikle durur. Yaratıcı olmanın gereğine inanmıştır. Makaleleri yankılar uyandırır.  Yayınları müzik ve eğitim alanlarının vazgeçilmezleri olur. Öğrencilerinin hepsi ders notlarını saklamak gereğini bilirler, genç ve yenilikçi hocalarının anlattıkları başka yerlerde rastlanılır şeyler değildir. Meslektaşları onda gördükleri arayışları, yenilikleri takip ederler, verimine özenirler.20. yüzyılın 30’lu yılları Almanya için birçok bakımdan dikkat çekicidir. En önemlisi ve Alman toplumunun hayatında en büyük rol oynayan şey, Nazilerin iktidar olması ve rejimin değişmesidir.

Nasyonalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei (NSDAP) iktidarında bir de ırkçılık ve ayrımcılık vardır, Yahudi olmak kabul edilmez.[3]

Oysa Zuckmayer ailesinin bir kolu, anne tarafı Yahudi kökenlidir ama aile Protestandır.  Eduard ise Katolisizmi seçmiştir, bununla birlikte kardeşler gene de ayrımcılığa ve baskıya uğrayacaktır.

Zuckmayer kardeşlerin sorunu, öncelikle Yahudi kökenli olmalarından kaynaklanmaktadır, ama yalnız ondan ibaret de değildir, aynı zamanda, yeni iktidarın ve yeni rejimin toplum üzerindeki olumsuz etkileri dolayısıyla muhalif gruplar içinde yer almalarıdır da. Faşistlerin en fazla önem verdikleri, Marksizme yakın olanlar, sosyalist ve komünist olarak bilinenlerdir. Carl’ın yazdıkları Nazilerce hep rahatsız edici bulunmuş ve “zararlı” görülmüştür. Eduard ise Hitlercilere göre “fazla yenilikçi”dir. İkisinin de solcularla ilişkileri ve arkadaşlıkları zaten gizli değildir.

Kendi hallerine bırakılmayacakları ortadadır.

Carl 1933’te Avusturya’ya göç eder. Ancak orada da barınması sözkonusu değildir ve 1939’da ABD’ye gitmek zorunda kalır. Naziler dönemi bittiğinde ülkesine döner ama Eduard gittiği Türkiye’den ayrılmayacaktır.

Almanya’da deneme ve yaratıcı araştırmalara izin veren ilerici bir eğitim sisteminin geçerli olduğu okullarda” kompozitörlük ve hocalık yapmakta olan Eduard, „melez“ olduğu için önce işten çıkarılır (1934)[7] ve “Milli Müzik Birliği”nden atılır (1935), arkasından tehditler almaya başlar.  Dostların uyarıları da, Yahudilerin “ülkeyi terketmelerinin istendiği”ni ve gerektiğini dillendirdirmektedir.

Almanya kendi değerlerini reddediyordu.  Almanya kendi değerlerine savaş açmıştı, onları kaçırmaya çalışıyor, gitmelerini istiyor, gitmeyenleri atıyordu.  Ama bu arada Almanya’nın geleceği gidiyordu, Almanya geleceğini sınır dışı ediyordu!

Türkiye’ye davet edilenler seçilmekteydi.  Bu seçilimin ölçütleri arasında, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet etmek istemeleri ile alanlarında yenilikçi, reformcu ve hatta devrimci özellikler göstermeleri vardı; dahası, yetenekli ve çalışkan olmaları, “isimlerini ülkelerinin sınırları dışında da duyurmuş olmaları” gerekiyordu, ama önceki ölçütler her şeyin önünde geliyordu, çünkü “gerçek bir üniversite ruhunun ve anlayışının kök salması” gerekiyordu.[12]

Eduard, Hindemith’in „Ankara’daki Devlet Konservatuvarı’nda ders verme davetini kabul“ ederek 1936’da Türkiye’ye gelir.[14]  İlk işi, Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro ve Opera Bölümü’nde “Madrigal Korosu”nu kurmak ve çalıştırmaktır.

GELİNEN “YENİ DÜNYA”!

Bir de gidilen yer tarafına bakalım.

Türkiye Cumhuriyeti: Her şeyi değiştiren olağanüstü bir dinamik.  Yalnız ülkeyi ve bölgeyi değil, bütün dünyayı etkileyen bir “mucize”.

Değişme kapsamlı ve köklüydü, şaşırtıcı ve umutlandırıcıydı.

Bu, dünyanın değişmesinden ayrı bir şeydi. Ülke, gelişme olan bütün değişimlerin dışında kalmıştı.  Ama “eski”, devam etmeyecekti.  Medrese eğitimi bitecek, bilimsel ve laik eğitim başlayacaktı. Kulluk sona erecek, yurttaşlık gelecekti. “Orta Çağ” kapanacak, çağcıl bir dönem açılacaktı. Yeni bir devlet kuruluyordu, toplum da yeni bir toplum olacaktı.

Almanya’nın düşman gördüğü ve dışladığı insanlar Türkiye’ye davet edildi.  İyi yetişmiştiler, yeterliydiler, yetkindiler, önemliydiler, ünlüydüler, ve çok değerliydiler! Maceralı yolculuklar ve bazıları içinse kaçışlardan sonra “Almanya’nın değerleri” birer birer İstanbul ve Ankara’ya vardılar.

Kendisinden önce Ankara’ya gelenlerin, Millet Meclisi açıldığında (1920), Cumhuriyet ilan edildiğinde ve diplomatik ilişkiler kurulduğunda (1923 ve sonrası), Avrupa’dan eğitimciler, mimarlar, uzmanlar ilk çağrıldığında (1926-27) gelenlerin[17] kalacak yer bulmaları bile sorun olmuştu.  Bu yoksunluklar içindeki küçük yerleşim yeri başkentti, başkent olmuştu, ama hızla ayağa kalkacak, gelişecek, büyüyecek, dünyaya da örnek bir yeni kent olarak kendini gösterecekti. Ankara, çok uzun yıllar boyunca dünya için devrim ve bağımsızlık demek olacaktı.

Eduard ve Türkiye’ye diğer bütün gelenler için en önemli olan şey cangüvenliğiydi. Hakkında fazla şey bilmedikleri bu ülke kendilerine, bizzat Maarif Vekili Dr. Reşit Galip’in ağzından, “önerilen görevleri kabul eden herkesi devletin memuru olarak kabul ettiğinin ve koruyacağının” güvencesini veriyordu. Müthiş bir şeydi, inanılmaz gibiydi, sevindiriciydi, hayranlık uyandırıcıydı. Onlar da bu devrimci Cumhuriyete güven duyacaklar, büyük saygı göstereceklerdi.

Misafir”den çok daha yakın görülenler, bu yeni ve devrimci devlete istekle hizmet ettiler, bir anlamda Türkiye’nin geleceğini kuruyorlardı.  Çalışmalarının boşuna olmadığını, boşa gitmeyeceğini anlamışlardı. Getirdiklerinin, verdiklerinin ve kattıklarının, kamusal ve ulusal değerler haline geleceğini sezmişlerdi. Büyük etkiler ve çok yararlı toplumsal katkılar yapabileceklerini görmeleri, onları daha da çalışkan ve fedakar yapacaktı.

Ayrıca, Türkiye’ye çağrılanlar ve gelebilenler ne kadar şanslı olduklarının farkındaydılar. ABD’deki üniversitelere Yahudiler kabul edilmiyordu. Bu, 30’lu yıllarda bir söylentiydi, ama 40’lı yıllarda hiç bir ABD üniversitesi Yahudilere kadro vermemişti, vermiyordu. Hatta üniversitelerin bazıları 1950’lerde bile bu uygulamayı sürdürecekti. Benzer durum İngiltere için de geçerliydi.[18]

MÜLTECİLER” VE TÜRKİYE

Nazi iktidarının düşmanca ve ırkçı uygulamaları yüzünden ülkelerinde çalışamayan ve öldürülme tehlikesi altında bulunan Alman ve Avusturyalı aydınların Türkiye’ye gelmesi Cumhuriyet’in eğitim ve bilim hayatında çok önemli bir rol oynadı.  Bu, aynı zamanda Almanya’da bilim, kültür ve sanat hayatının çoraklaşması anlamına gelmişti.

Yıl 1936. Frankfurt’ta Goethe Üniversitesi’nde bir Türk öğrenci. Öğretim görevlilerinden bir asistan onun Türkiye’den geldiğini öğrenince, “bütün iyi hocalar İstanbul’da, sen niye buraya geldin” diye soracaktır.[22]

Hiç birinin Cumhuriyet’le bir sorunları olmadığı gibi, Cumhuriyet’e hizmet de etmek istiyorlardı. Zaten Cumhuriyetçi olan Alman ve Avusturyalı profesörler, hocalar, bilimciler yeni kurulan üniversitenin yapıtaşları oldular, üniversite reformu onların omuzlarında yükseldi.  İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda, 4’ü profesör, 38’i ordinarius olan 42 Alman akademisyen bilimciye görev verilmişti (üniversitesindeki 180 öğretim kadrosunun 138’i Türk olacaktı). Ankara’da görevlendirilenler bunlardan ayrıdır. Üniversitelerde toplam 100 kadar bilimci çalışmıştı.[24]

Alman bilimci ve aydınların Türk devrimine ve Cumhuriyet’e katkısı ve yararı üniversite ve eğitimle sınırlı da değildi. Genişti, yaygındı, muazzamdı, ama uluslararası alandaki karşılaştırmalı anlamı daha da başkaydı; birçok başka ülkeye, özellikle ABD’ye giden Almanca konuşan sığınmacıların sayısı Türkiye’ye gelenlerden çok çok fazla olmasına rağmen, “Hitler Almanyasından kaçan mültecilerin kısmi önemi hiç bir yerde Türkiye Cumhuriyeti’ndeki kadar büyük olmamış ve çalışmaları kalıcı bir tesir bırakmamıştır”.[25]

Bütün devrimci hamleler gibi, üniversite reformu ve yeni üniversitelerin kurulması faaliyeti Atatürk’ün planlaması ve denetiminde yürütülmüştü.  Bu projenin de önderi Atatürk’tü.

Atatürk’ün ölümü sonrasında Cumhuriyet’in devrimci atılımlarının sürdürücülerinden Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Alman hocaların koruyucusu ve her bakımdan destekçisi olacaktır.

Önemli bir gerçek:  “…çok özel zorluklara rağmen –ki bunların başında dil ve din geliyor– mültecilerin birçoğu, muhakkak ki büyük bir kısmı, Türkiye’yi ikinci bir vatan olarak tanımayı ve sevmeyi bilmiştir.”[27]

Türk uyruğuna geçmek için başvuranlar, kabul edilenler ve Türk vatandaşlığını alanlar oldu.

On sekiz yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Politika Kürsüsünde ders vermiş Prof. Gerhard Kessler’in, “asil ve şövalye ruhuna sahip Türk ulusuna bana [Türkiye’de çalışma imkanı verdikleri] bu imkanı tanıdıkları için ebediyen müteşekkir kalacağım”[28] şeklindeki sözlerinin benzeri Eduard için çok daha somuttur: “…Türklerin yanında olduğum için Tanrıya şükrediyorum!”[29] Savaş sonrasında ve 50’li yıllarda ise, Almanya’ya dönmesi için yapılan bütün önerilere karşı “Türkiye’den ayrılırsam yaşayamam” diyecektir.[30]

“Zuck” Türkiye’ye gelenler arasında Türkiye’yi en fazla benimsemiş, Türkiye’ye en fazla bağlı olandı.

Atatürk’ün devrimciliğini ve önderliğini hayranlık duyarak önemseyen Eduard Zuckmayer, önderin ölümü sonrasında M.N. Öngay’ın[31] “Atatürk’ü Anış” adlı şiirini bestelemişti.

EDUARD’IN KIRŞEHİR DÖNEMİ

Savaşın sonuna doğru Almanya ile ilişkilerini kesen Türkiye, 2 Ağustos 1944’te bütün Alman vatandaşlarının on gün içinde ülkeyi terketmelerini ister. Türkiye uyruğuna geçmemiş ve verilen mühlet sonuna kadar ülkelerine dönemeyen (bunların arasında ileride kendisinden hesap sorulacağı olasılığı yüzünden Almanya’ya dönmek istemeyenler, gitmekte ayak sürüyenler de vardır) Almanlar Kırşehir, Çorum ve Yozgat’ta “enterne edilir”.  Eduard, “melez” olduğu için Almanya tarafından zaten kabul edilmez, ama “uygulamadan kurtulacak kadar Yahudi” de değildir.[32]  Türkler için “düşman yabancı” olan ve çoğunluğu oluşturan “kötü” Almanlarla (Yahudi düşmanı olduklarını varsaydığımız Alman resmi görevlilerle) birlikte iki yıla yakın Kırşehir’de yaşayacaktır. Toplam olarak 200’e yakın Alman ve Avusturyalı Kırşehir’de tutulmuştur. (Üç ayrı kentte tutulanların toplam sayısı 700 kadardır.)

Orada gözaltında olanlardan çoksesli bir koro kuran Eduard, “hatırı sayılır başarılar” elde edecektir.  İlk konser, 1945 yılının Paskalya Bayramında verilir.  Baş eser olarak önemli bir Messe’nin olduğu “repertuvarın” içinde, Eduard’ın Almancadan Türkçeye uyarladığı parçalarla (örneğin, Dostluk, Gençlik, Bahar adlı parçalar), çok sesli hale getirdiği türküler (örneğin, “Hış hışı hançer, boynuna ley ley”) de yer alır.[33]

Anadolu’nun bu üç kentindeki hayatları, enterne edilenler için zorluklar, çaresizlikler ve üzüntüler demekti, çalışma imkanı olmadığı gibi, geçinmek zaten sorundu.  Kızılay, enterne edilenlere “deprem fonu”ndan ayda 20 lira veriyordu. Ama bu enterne edilme dönemi aynı zamanda Almanların dünyasına yeni dünya da katmıştır. Unutulmayacak deneyler yaşamaları yanı sıra, Türkiye’yi ve Türkleri daha iyi tanıma olanağı da bulmuşlardı.  Acı anılar keşfedilen güzelliklerle doluydu.

Eduard hayatını 82 yaşındayken Ankara’da kaybetti (1972).  Mezarlığı Ankara’da.  Türkiye’den ayrılmayı hiç düşünmemişti.  Kardeşi Carl 1940 yılında (Hindemith’le birlikte) ABD’ye gelmesinin şartlarını hazırladığını bildirir (Buchinger, s. 5).  Ama Eduard Türkiye’den uzak kalmaya yanaşmayacaktır.  Aynı olanak kendisine savaş sonunda da sunulduğunda gene reddedecektir.”

Aslında, yazdığı “DOSTLUK” şarkısında özetleyivermiş gibi değil mi? Notalar bütün duyguları bir çırpıda anlatır.

Teşekkürler Zuckmayer…

 

 

 

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here