ZEYTİNİN TERİ

Dr. Mehmet bir yaz günü, ailesiyle birlikte seyahat ederken, arabası bozulunca, Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde durmak zorunda kalır. Tamirci aradığını söylediğinde; Hüseyin Amca ile tanıştırırlar.

Elindeki küçük alet çantasını kenara koyup, uzun uzun motoru dinler “motorun soğutma sisteminde sorun yok” der.

Ardından birden bire;
-Buldum galiba. Diye sevinir.
-Her şeyin normal görünmesine karşın hala su eksiltiyorsa, muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O taktirde döşemelerde ıslak olmalı.

Gerçekten, onlarca uzmanın çalıştığı servislerde bulunamayan sorunu kısa sürede bulup, gideriyor Hüseyin Amca… Teşekkür edip, borçlarını soracak oluyorlar ki, araçtaki tıp armasına bakıp;
-Doktor musun? Diye soruyor Hüseyin Amca… “Evet”i duyunca da “bizi hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz” diyor…

Küçük şirin bahçelerinde çay içip, muayene sonrası soluklanırken, Dr. Mehmet Bey’in küçük kızı evi dolaşıyor… Rahatsızlık vermesini engellemek için Doktor Beyde peşinden… Evin bir odasının kitaplarla dolu olduğunu görünce şaşırıyor… Meğer tamirci sandığı Hüseyin Amca, emekli bir ilkokul öğretmeniymiş. Tam 39 yıl devlet hizmetinde çalışıp, emekli olunca da Savaştepe’ye yerleşmişler… Savaştepe’nin Hüseyin Amca için farklı bir önemi varmış çünkü; okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrenmiş…

Savaştepe Köy Enstitüsü’nün ilk mezunlarından.

DÜŞÜNMEYİ, SORU SORMAYI, AKIL KULLANMAYI ÖĞRENMEK

Bahçedeki sohbetin bir anında Dr. Mehmet sorar:
-Peki bu tamircilik nereden çıktı.
-Dedim ya, bilmezsiniz sizler, Köy Enstitüsü mezunu olmanın ne anlama geldiğini… O zamanın okulları sanırsınız. Hâlbuki orada bu toprağın çocuklarına, okuma yazmanın yanı sıra, çiftliği, hayvancılığı inşaat yapmayı, yemek pişirmeyi, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta birazcık hekimliği bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara.
-Yani elinizden çok iş geliyor…
-Köy Enstitülerinde bilemeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi, soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya…

ZEYTİNİN HİKMETİ

Sohbet sürerken masaya çaylar geliyor yanında kahvaltılıklarla… Başköşede zeytin… Kendileri yetiştiriyorlarmış. Soruyor doktora Hüseyin AMCA; “Zeytinin hikmetini bilir misin?” Meyveleri karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız, kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız… Giderek ona benzemişiz… “Nasıl yani?” diyorsunuz değil mi? Dr. Mehmet Bey gibi sizde… İnsan da doğanın meyvesi değil mi?

Zeytinden birini alıp, ışığa tutuyor Hüseyin Amca; “Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkartarak posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyoruz. Selede tuza yatırıp, acı suyunu atmasını, buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Ya da salamura yapıp olduğundan daha şişkin, gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup, hayata hazırlandığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz.

ÖĞRENDİKLERİMİN ZEKÂTINI VERMEK

-Sizin Köy Enstitüsünde yaptığımız eğitim böyle değil miydi?
-Hurma zeytini bilir misin?
-Hiç duymadım.
-Eğe’nin bazı yerlerinde olur: Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım sonu gibi denizden karaya esen rüzgarla, zeytin ağaçlarına mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısı dalında alır… Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın. Eee Köy Enstitüleri de böyleydi. Dalında oluşan zeytin gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmaya amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı insanları.

İşte bu yüzden öğrendiklerimin zekâtını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım. Unutulsun istemedim.

İdil ÇELİKER’in bir makalesinden aktardığım, Dr. Mehmet UHRİ’nin emekli öğretmen Hüseyin KOCAKÜLAH ve Köy Enstitüleri’ne emek verenlerin anısına ithaf ettiği bu anı, Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra, ezbere dayalı ve tek tip sunulan eğitim sistemini bir kez daha sorgulamak hepimizin görevi… Salt okul bilgileriyle, hayata dair pek çok şeyi beceremiyor, kalıpların dışına çıkamıyoruz. Çocuklarımızın çok önemli bölümü, tek tipleşti kafalarını kaldırıp, evlerinin bahçesindeki ağacı görecek halleri yok… Eğitimin, insanları bilinçlendirip, uyandırmak içindir, bitap düşürüp, uyutmak değil…

Zeytin ağacı kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın gururun, zaferin, refahın, bilgeliğin, arınmanın, yeniden doğuşun, insanlık için, erdem ve değerlerin simgesi. Meyvesi sofrada, sabunu tenimizde, yağı yemeğimizde.
ANONİM

FIKRA
Temel bir işe müracat etmiş, sormuşlar.
-Doğum tarihiniz?
-25 Nisan
-Hangi sene?
-Her sene.

İÇTEN DEĞİLSE BUNCA ŞEY

Bir kül yığınıdır içten değilse söz
İçten değilse, sırsız bir aynadır dostluk
Sevgi değilse içten, bir yüzüdür ölümün.

Renk içten değilse, ezgi içten değilse
Karanlığıdır huzursuz bir aydınlığın
İçten değilse şiir
Çarpar bir tezgâh gürültüsüyle
Yüzümüzde bir şamar yankılanır.

Yaşamak içten olmaktır her uyanışa
Acılar kaygılıdır ve korkak
Sevinçler kaygılıdır ve kaypak
Nedensiz değildir barışla başlamak güne
Her yorgunluk, dilimize varmayan dilek
Her karğış, her feryad
Nedensiz değildir içerde
Ve dışarıda akan bir hayat…

İçten değilse saat, kapı tokmağı
Balarısı köpüren kahve, savrulan sağnak
İntiharlar, esriklik, bir tutam başak
Susturulan rotatif, konuşan bu kız;
Yaşamak, sevmek ve acı çekmek
Bir günde bin parçaya bölünmek
Bir boşlukta sallanmaktır
O zaman…

Özgen SEÇKİN

 

 

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here